<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>KIRK YAMA</title>
	<atom:link href="http://www.kirkyama.org/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kirkyama.org</link>
	<description>YARATICILIĞINI ORTAYA ÇIKARAN KADINLARIN PLATFORMU</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Sep 2010 07:22:35 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Suyun toprağın direnişi dile geliyor..</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=989</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=989#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 07:22:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kardeş Org.lar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=989</guid>
		<description><![CDATA[Suyun toprağın direnişi dile geliyor..
 
Yaşamı  yok eden tüm enerjilere, halkın ve doğanın düşmanı tüm projelere karşı  Karadeniz’den Bergama’dan Dersim’den Hasankeyf’ten yükselen çığlığı ve  direnişi anlatan belgeseller 4 Eylül 16 Ekim tarihleri arasında izleyici  ile buluşuyor
  Karadeniz  İsyandadır Platformunun düzenleyeceği ve 4 Eylül günü başlayıp 16  Ekim’e kadar her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Suyun toprağın direnişi dile geliyor..</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yaşamı  yok eden tüm enerjilere, halkın ve doğanın düşmanı tüm projelere karşı  Karadeniz’den Bergama’dan Dersim’den Hasankeyf’ten yükselen çığlığı ve  direnişi anlatan belgeseller 4 Eylül 16 Ekim tarihleri arasında izleyici  ile buluşuyor</strong></p>
<p><strong> </strong> <strong>Karadeniz  İsyandadır Platformunun düzenleyeceği ve 4 Eylül günü başlayıp 16  Ekim’e kadar her Cumartesi günü belgesellerin yönetmenlerinin de  katılacağı gösterimler gerçekleştirilecektir. Kadıköy Son Irmak Doğa ve  Sanat Derneğinde yapılacak olan gösterimler ücretsiz olup gösterim  öncesi Son Irmak grubunun müzik dinletileri olacaktır.</strong> <strong> </strong> <strong>Suyuna ve toprağına sahip çıkan tüm dostları bekliyoruz.</strong> <strong> </strong> <strong>Program ektedir.</strong> <strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yer    : </strong>Son Irmak Doğa ve Sanat Derneği</p>
<p><strong>Adres:</strong> Caferağa Mah. Moda Cad. Mescit Sok. No:13 D:1 / KADIKÖY</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D989&amp;linkname=Suyun%20topra%C4%9F%C4%B1n%20direni%C5%9Fi%20dile%20geliyor.."><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=989</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Narkissos&#8217;un Aynası</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=986</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=986#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 20:04:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Samire</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[ayna]]></category>
		<category><![CDATA[narkissos]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=986</guid>
		<description><![CDATA[
Yunan mitolojisindeki hikayeler; bir takım olguları tanrılarla sembolize ederek, aslında insan zaafları hakkında ilginç mesajlar verir.
Bu hikaye de bunlardan birisidir.
Baş tanrı Zeus ve tanrıça Hera, aşkta dişinin mi erkeğin mi daha kuvvetli duygular taşıdığına bir türlü karar veremezler ve hem erkek hem dişi tek kişi olan Tiresias’a sorarlar. Tiresias’ın cevabı kadınlardan yana olur ve bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://www.indigodergisi.com/nesrin%2018.JPG" alt="" width="126" height="163" /></p>
<p>Yunan mitolojisindeki hikayeler; bir takım olguları tanrılarla sembolize ederek, aslında insan zaafları hakkında ilginç mesajlar verir.</p>
<p>Bu hikaye de bunlardan birisidir.</p>
<p>Baş tanrı Zeus ve tanrıça Hera, aşkta dişinin mi erkeğin mi daha kuvvetli duygular taşıdığına bir türlü karar veremezler ve hem erkek hem dişi tek kişi olan Tiresias’a sorarlar. Tiresias’ın cevabı kadınlardan yana olur ve bu yüzden Zeus tarafından kör edilerek cezalandırılır. Hera bu cezayı telafi etmek için Tiresias’ın gönül gözünü açar ve ona kehanet yetisi bahşeder.</p>
<p>Narkisos, ırmak tanrısı Sefisus ile Liriope’nin oğludur ve inanılmaz derecede yakışıklıdır. Bu eşsiz yakışıklılık herkesi kıskandırmaktadır.  Dedikoducular Tiresias’a bu güzellikle Narkisos’un ömrünün ne kadar süreceğini sorarlar. Tiresias gizemli bir cevap verir:</p>
<p>— Uzun sürebilir, kendini tanımazsa şayet</p>
<p>Bu sırada Tanrıça Hera, bir süredir Zeus’un perilerden biri ile düşüp kalktığından şüphe eder ve bir gün ormana baskın yapar. Bütün periler kaçar, yalnızca güzel sesli Eko (yankı) kaçmaz. Eko dağlarda gönlünce gezip şarkı söyleyen güzeller güzeli ve kendi halinde bir su perisidir. Aslında aşkta tanrılara bile yüz vermeyen Eko, kıskanç tanrıça Hera’nın hışmına uğrar ve Hera, Zeus’un sevgilisi bu olmalı diyerek onu dilsizliğe mahkum eder. Eko bir yankı gibi kendisinden önce konuşan birisinin sadece son kelimesini tekrarlayabilecektir artık.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.indigodergisi.com/nesrin%2018%20(2).JPG" alt="" width="168" height="120" /></p>
<p>Kaderine boyun eğip sessiz sedasız ormanlarda gezmeye devam eden Eko, bir gün geyik avlayan Narkisos ile karşılaşır ve görür börmez ona aşık olur. Narkisos’un peşinde dolaşıp duran Eko, aşkını dile getiremez ve gururundan kimseyi beğenmeyen Narkisos’un ilgisini çekemez.  Eko umutsuzca peşinde dolaştığı Narkisos’u bir gün ormanda yalnız yakalar. Narkisos ormanda Eko’nun yürüyüşünden gelen çıtırtı sesinin arkadaşlarına ait olduğunu düşünür ve seslenir:</p>
<p>— Kimse var mı burada?</p>
<p>Eko sevinçle tekrar eder:</p>
<p>— Burada burada.</p>
<p>Narkisos sesin sahibini merak edip &#8220;Gel&#8221; diye seslenince, Eko kollarını açarak yine tekrar eder:</p>
<p>— GEL!</p>
<p>Eko’yu nihayet fark eden Narkisos,  sinirlenir ve Eko’nun kendisine dokunmasına, sevmesine izin vermez:</p>
<p>&#8220;Ölürüm daha iyi&#8221; der ve kaçıp gider.  Eko’nun kalbi onarılamaz derecede kırılmıştır. Bu kırdığı ilk kalp değildir ve daha önce de pek çok perinin kalbini kırmıştır. Eko’nun  ruhunun dağlarda acı içinde yok olduğunu gören tüm periler toplanarak tanrılara yalvarırlar ve kırık kalplerin yakarışını duyan tanrılar; “Başkasını sevmeyen kendini sevsin” der ve cezalandırma işini adı haklı öfke anlamına gelen tanrıça Nemesis’e verirler. Nemesis’in görevini yerine getirmesi çok uzun sürmez.  Bir gün avdan dönen Narkisos, su içmek için ırmağa eğilince suda kendi yüzünün aksini görür ve kendi güzelliğine hayran olur. Başkalarının benim için ne acılar çektiğini şimdi anlıyorum der ve kendi kendine duyduğu aşkla, acılar içinde kalır. Kendime kavuşmam imkansız, bu aşktan beni ancak ölüm kurtarır der.</p>
<p>“Tutuşan da benim, tutuşturan da, isteneyim mi, isteyeyim mi, istenecek ne kaldı ki”</p>
<p>Kendi aşkının acısıyla yanan Narkisos’u artık hiçbir şey avutmaz olur.</p>
<p>Dağlarda, derelerde başıboş avare gezmeye başlar.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.indigodergisi.com/nesrin%2018%20(3).JPG" alt="" width="198" height="116" /></p>
<p>Çektiği acıya dayanamadığı bir gün nehir kıyısında kendi yüzünü seyrederken elveda çığlığı atarak sularda kaybolur. Ruhu hala dağlarda dolaşan Eko da, Elveda diye bir çığlık atar. Bu sesler ile dağlara koşan diğer periler Eko’ya yüz vermeyen Narkisos’a yine de acırlar ve cesedini yakmak için ormana odun toplamaya giderler. Döndüklerinde onun kaybolduğu yerde o güne kadar görülmedik bir güzellikte yeni bir çiçek görürler. Beyaz yapraklar içinde sarı göbekli bu yeni çiçeğin adını (Narkisos) Nergis diye adlandırırlar.imseyi sevemeyip, kendine aşık olmanın adı da Narsizm olur zamanla…</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.indigodergisi.com/nesrin%2018%20(4).JPG" alt="" width="118" height="136" /></p>
<p>Efsaneye göre su perisi Eko’nun ruhu, Narkisos onu reddettiğinden beri ıssız köşelerde saklanmaya devam eder ve kim acı içinde yüksek sesle bir şeyler söylese, son kelimeyi tekrar eder hala…</p>
<p>Bazen açtığınız sevgi dolu kolların reddedildiğini ve kendi yakarışınızın size yankılanarak geri döndüğünü hissedersiniz. O zaman bilin ki, su perisi mutlaka yakarışınızı duymuş, çaresiz bir sesle sizi tekrar etmektedir. Duyduğunuz yankı, kendi ruhunuzdaki acının Eko’dan size geri yansımasıdır. Tıpkı bir ayna gibi…</p>
<p>Ve bilin ki; sizin saf aşkınızdan ve uzattığınız sevgi dolu ellerinizden, sadece sevmekten korktuğu için kaçanlar, ellerindeki Narkisos aynasında sadece kendilerini seyrederek, kendi sularında acı içinde eriyip giderler bir gün, tıpkı Narkisos gibi…</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.indigodergisi.com/nesrin%2018%20(6).JPG" alt="" width="162" height="132" /></p>
<p><strong>Son günlerde dünyanın tüm köşelerinde Eko’nun sesi şimdiye kadar olmadığı yüksek frekanslarda yankılanıyor ve herkesin elinde de bir Narkisos aynası duruyor!</strong></p>
<p><strong>Yaşamınızdan aşklar, sevgiler eksik olmasın…</strong></p>
<p>Samire Sehhar</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D986&amp;linkname=Narkissos%26%238217%3Bun%20Aynas%C4%B1"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=986</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Dünya&#8217;ya Bakış</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=984</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=984#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 08:46:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Editöryal]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=984</guid>
		<description><![CDATA[Subscribe to RSS Feed

Yeni Dünya’ya bakış
Ağustos 22nd, 2010 Ekleyen: Sibel
Yeni Dünya, Dönenlerin Gidenleri olgunlaştırdığı karar noktası.  Ekvator çizgisi diyebiliriz basitçe. Ya da Don Juan Matus’un bahsetmekte  olduğu “Birleşim yeri”, tam orta nokta, karar noktası. Vücudumuzdaki  gibi, altta üç çakra üstte üç çakra ve ortada birleşim yeri, yani  dördüncü çakra namı diğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Subscribe to <a title="Subscribe to RSS feed" rel="nofollow" href="http://sibelatasoy.com/?feed=rss2"><abbr title="Subscribe to RSS Feed">RSS</abbr></a> Feed</div>
<p><!-- end of rss div --></p>
<h1><a title="Link to Yeni Dünya’ya bakış" rel="bookmark" href="http://sibelatasoy.com/?p=3441">Yeni Dünya’ya bakış</a></h1>
<div>Ağustos 22nd, 2010 Ekleyen: Sibel</div>
<p>Yeni Dünya, Dönenlerin Gidenleri olgunlaştırdığı karar noktası.  Ekvator çizgisi diyebiliriz basitçe. Ya da Don Juan Matus’un bahsetmekte  olduğu “Birleşim yeri”, tam orta nokta, karar noktası. Vücudumuzdaki  gibi, altta üç çakra üstte üç çakra ve ortada birleşim yeri, yani  dördüncü çakra namı diğer sevginin kaynağı. Yaradılışın potansiyeli olan  sevgi tam bu noktadan fışkırıyor ve bi kısmı aşağı bi kısmı yukarı  dökülerek yine bu noktada toplanıyor (atar damar, toplardamar).</p>
<p>Peki şimdiye kadar neredeydi ekvator çizgisi? Kolayca tahmin  edebileceğiniz gibi güneş sinir ağı da denilen üçüncü çakra üzerindeydi.  Belki de dörtle üç aralarında bir yerdi, elimde kesin bir ölçümleme  yok. Üçle dördüncü bileşim noktası arasındaki en bariz fark ise basitçe  “haklı çıkma” arzusunun dördüncü bileşim yerinde büyük oranda güç  kaybetmiş olduğudur diyebilirim. Bu noktada dinleme ve hak verme  yeteneği gelişir. Adı küçük kendi devasa bir adımdır; çünkü dinleme ve  hak verme yeteneği,  insanın haklı çıkma yolunda yitirdiği hayati  enerjiyi depolaması anlamına geldiğinden, yaratma kapasitesi önceki  bileşim noktası ile mukayese kabul etmeyecek denli artar.</p>
<p>İşte bu sebeple Yeni Dünya isteklerin, dileklerin kolayca oluverdiği, çeşitliliği bol, yaratıcı, cıvıl cıvıl bir yer olur.</p>
<p>http://sibelatasoy.com/?p=3441</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D984&amp;linkname=Yeni%20D%C3%BCnya%26%238217%3Bya%20Bak%C4%B1%C5%9F"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=984</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kişisel Gelişimin Derinliği</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=978</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=978#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2010 17:16:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Samire</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[bilgelik]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel gelişim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=978</guid>
		<description><![CDATA[


Kendi kendimi geliştirmeye çalıştığım tüm çabalarımın ve aldığım kişisel gelişim eğitimlerinin bana öğrettiği bir cümle ile ifade etmek istiyorum kişisel gelişim tanımını:
Bana dayatılan tüm öğretilerden kurtulduktan sonra, içimdeki kendi ben’imi tanıyıp onu gerçekleştirmeyi başarma sürecinin adıdır kişisel gelişim.

Hadi biraz açalım bu tanımı ve gelişimin derinliği nedir, ne olabilir bir bakalım…
Bir anne ve bir babadan doğarız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/58/affet_bilge_goz_derin_esaret_isik_yol_iyi_kotu_kisisel_gelisim_yol_1.jpg" alt="" width="456" height="391" /></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Kendi kendimi geliştirmeye çalıştığım tüm çabalarımın ve aldığım kişisel gelişim eğitimlerinin bana öğrettiği bir cümle ile ifade etmek istiyorum kişisel gelişim tanımını:</p>
<blockquote><p><strong>Bana dayatılan tüm öğretilerden kurtulduktan sonra, içimdeki kendi ben’imi tanıyıp onu gerçekleştirmeyi başarma sürecinin adıdır kişisel gelişim.<span id="more-978"></span><br />
</strong></p></blockquote>
<p>Hadi biraz açalım bu tanımı ve gelişimin derinliği nedir, ne olabilir bir bakalım…</p>
<p>Bir anne ve bir babadan doğarız hepimiz. Doğarken aciz bir varlık olduğumuz kabul edilir. Evet, anne sütüne, altımızın temizlenmesine ve pışpışlanmaya ihtiyacımız vardır. Artık nereden ve nasıl geliyorsak; bu dünyaya yabancıyızdır doğarken… Kendi kendimize yemek yiyip, kendi kendimize yürümek için meşakkatli bir sürece ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğuran için, hem bizim için geçmek bilmez zor bir süreçtir bu. Tüm hayvan türleri içinde kendi başına yaşayabilmesi için en uzun sürece ihtiyaç duyanlardan birisiyiz biyolojik olarak. Doğarken kendiliğinden bizimle gelen bu acizlik bir süre sonra öğrenilmiş acizliğe dönüşür. Küçüklüğümüzden itibaren yapabildiklerimizden çok yapamadıklarımızı öğreniriz.</p>
<p>“Aman elleme, tutma, yapamazsın, ayıp, gelme, gülme, ağlama, sus, kıpırdama vs. vs”</p>
<p>Yedi yaşına kadar sosyalleşme yetisini tamamladığı öngörülür bir çocuğun. Tam da tersi o yaşlarda koruyucu olmak adına her şeyden, herkesten kaçırılırız. Engellene engellene acizliği öğrendiğimizin farkında olmadan büyür, iki ayaküstünde durmaya başlarız. Bir bakmışız ki yaş ergenliğe ermiş. Eğitim, öğretim, okul, sınav, meslek, iş, evlilik, çocuk derken kalıplanmış ve dayatılmış kimliklerle ayakta duruşumuz bir başka bir manaya doğru yürür gider. Çoğunlukla iş, evlilik, çocuk sahibi olduktan sonra durup bir geriye doğru bakarız. Ve sorular başlar.</p>
<p>“Neredeyim, hayatım bu mu, bu ben miyim, bu çocuklar nereden çıktı, şu Allahın cezası patrona neden katlanıyorum, yanımdaki bu eş denilen huysuz da kim, hayatım bu acılarla mı bitecek vs vs.”</p>
<p>İşte bu dönemi yaşayan, bu soruları kendine sormaya başlayan ve kendisi olmadığının acı süreçlerle farkına varan bir sürü birey için yeni sorular oluşur artık.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/58/affet_bilge_goz_derin_esaret_isik_yol_iyi_kotu_kisisel_gelisim_yol_4.jpg" alt="" width="474" height="317" /></p>
<p><strong>“Mutlu hissetmek için ne yapmalıyım ve sırtımdaki gereksiz yüklerden nasıl kurtulmalıyım?”</strong></p>
<p>Özellikle ülkemizde yaşayan, bizim kültürümüzün ürünü bireylerin büyük çoğunluğu; sorulan bu zor sorular sonucu; kendisi olmadığını, çalıştığı işte mutlu olmadığını, sözüm ona seçtiği eşe artık katlanamadığını, inançlarının kendisine yetmediğini ve asıl olması gereken kendisiyle, ortalıkta dolaşan ve adını taşıyan kişinin arasında uçurumlar olduğunu fark eder. Bunu fark edip kabul edene ne mutludur ki, sorunu bilinç üstüne bir parça daha çıkarmıştır. Oysa buzdağı misali yüzde doksanı su altında yaşayan bilinçlerde; psikolojik sorunlar, mutsuzluklar, başarısızlıklar başlar. Tanımlanan, tanımlanmayan bir sürü patolojik kişilik tipi gezer dünya üstünde. Bilinç ile bilinçaltı arasında şiddetli bir geçimsizlik söz konusudur çünkü&#8230; Su altında kalan dediğimiz yüzde doksanlık bilinçaltı, bastırıldığı kadar mutsuzluğumuz artar. Bilinçaltını üste çıkartıp, süper bilincin gelişimi tamamlanmadığı süre iç çatışma devam eder.</p>
<p>İşte bu tablonun içinde, psikiyatr taleplerinde patlama yaşanan, ama bir türlü de çözüm bulunamayan mevcut sistemin içinde, kendiliğinden doğan engellenemez bir süreçtir kişisel gelişim çabaları ve eğitimleri.</p>
<p>Neden ihtiyaç duyulmakta kişisel gelişim eğitimlerine? Yıllar ve yıllar boyu zaten inanılmaz zorluklarla, masraflarla eğitim sistemi denilen çarkın içinde öğütülüp durduk oysaki. Eğitilmedik mi,  bitmek bilmez sınavlara girmedik mi, diplomaları duvarlara asmadık mı,  kendimiz tanımak için aynalara bakmadık mı, giyinip süslenmedik mi, kendimizi pazarlayıp karşılığında güya çıkarlar sağlamadık mı? Hoş görünüp, pastanın en güzel dilimi için yalanmadık mı tüm diğerlerine karşı?</p>
<p>Her şeyi öğrendik, bizden kilometrelerce uzaktaki kentlerin adlarını, sonsuz matematik denklemlerini, bir patrona yaranmak için nasıl yaltaklanacağımızı, eşlerimize nasıl en doğru yalanlar söyleyeceğimizi, kendi kendimiz nasıl avutup kandırabileceğimizi… Öğrendiklerimizin ucu bucağı yok. Ama bütün öğrendiklerimizi şimdi kişisel gelişim eğitimlerinde silmeye çalışıyoruz işte… Neden? Nerde yanlış yaptık biz?</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/58/affet_bilge_goz_derin_esaret_isik_yol_iyi_kotu_kisisel_gelisim_yol_5.jpg" alt="" width="471" height="353" /></p>
<p>Bir sürü öğretide, eğitimde, bilimsel çalışmada, terapide yapmaya çalıştığımız şey; mutasyona uğramış bugünkü ben’imizden kurtulup, kendi gerçek ben’imize geri dönmek. Tüm çabalar bunun için. Kişisel gelişim adı altında yapılmaya çalışılan bir sürü şekil ya da ritüelin bizim yani dünyanın dışımızda bir kaynağı var mı, bugün itibariyle bilimsel gerçeklikte bir yanıt vermemiz, amacını aşan ifadelere kadar gidebilir. Şimdilik o ifadeleri kullanmak için mevcut mantığı çok da zorlamadan küçük taşkınlıklar yaparak yola devam etmek en uygunu olacaktır. Masum, küçük, aykırı sorulardan ve cevap aramalardan zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Bu sorulardan bir tanesi de değişimin nasıl ve hangi boyutta gerçekleşmesi gerektiğidir.</p>
<p>Atalarımızdan bize kalan bir sürü kalıtın arasında en kritik olanı; yaşamak için saldır ve yok et emirlerini de taşıyan, bizi belli kalıplarda yaratımladığını düşündüğümüz DNA’larımızdır. DNA’larımız da değişen bilincimizle birlikte ciddi bir değişim süreci yaşıyor. Geçmiş binyıllarımızın eserleri içinde affedilecek olanlarını saymamızın sanırım imkânı yok. Artık her şeyi affedip, kendimizden özgürleştirmeye çalıştığımız ve bize bağlı kordonlarını kestiğimiz şeylerin içinde neler yok ki? Hayatı bize ilk olarak aynalayan annemizle ilgili anılarımız, elimizden oyuncağımızı izinsiz alan biricik kardeşimiz, gözümüzden acıyla yaş döktüren ilk aşkımız, harçlığımızı hep kısıntıda tutan dokunup ulaşamadığımız babamız, ille de ilk ve son ilişkimiz olacak dediğimiz eşimiz, maaşımıza bir türlü zam yapmayan patronumuz… Bu konuda her bireyin sadece kendisine ait olan özel bir listesi var.  Her listenin içinde de başlı başına bir evren var; kendine özgü ve eşi olmayan.</p>
<p>Neden insanoğlu duygularını zamanında kontrollü olarak yaşayıp, bulunduğu anın hakkını veremiyor ve acılarda tıkanıp kalıyor? Çünkü insan hiçbir zaman iyi ile kötü arasındaki gerçek dengeyi kurmayı beceremiyor. (İyi ile kötü diye tanımlamak aslında çok klasik bir yanlış tanımlama ama anlamsal eksikliğine rağmen şimdilik kullanmaya devam edeceğim.)</p>
<p>İyi ile kötünün dengesi konusunda verilebilecek örnekler trilyonlarcadır ama bir tanesi bile benim derdimi anlatmaya yetecektir sanırım. İnsanoğlu atomu parçalamayı başardı ama onun merkezindeki muhteşem enerjiyi, gitti yok edicilikte kullandı. Milyonlarca insanın ölmesine ve acı çekmesine sebep oldu atomun parçalanması. Bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mıydı bu müthiş buluşun? Hayatın kaynağına ait bu kadar önemli bir bilginin böylesine kullanılması sanırım kendi kendisini cezalandırmaktan başka bir şey değil. Çünkü ölüme olan eğilimimiz, hayata olan eğilimimizden daha güçlü. Bu bir ceza değilse başka nasıl tanımlanabilir bilemiyorum.</p>
<p>Oysa evrenin en sihirli temel yasası neslin sürdürülmesidir. İnsan bir kuşaktan diğerine geçerken yenilenirken bir taraftan da DNA’larında taşıdığı yok etme güdüsünü her kuşağa aktarıyor otomatik olarak. Her yeni kuşak yok etme güdüsüne uydurma yeni nedenler buluyor. İnsan, içindeki bu canavarla hem ömrü boyunca bir taraftan savaşıp yok ediyor, hem bir taraftan seviyor. Sevmekle var ediyor, var oluyor ve sonunda ölüyor. Ne yazık ki kendi ölüm gerçeği de engel olamıyor insana başkalarını yok etme konusunda. Yok etme güdüsü; bir canavar gibi insanla boğuşarak yoluna devam ediyor. Haset, kıskançlık, nefret gibi çocuklar doğuran bu canavarı içinde taşıyan çocuklar doğurmaya devam ediyoruz tüm iyi niyetli diğer katkılarımıza rağmen. Çünkü kendimizi gerçekten mutlu etmediğimizde, yok etme ve cezalandırma içgüdülerine teslim olan bir yapıdayız. Bir sürü bilinçaltı doyumsuzluklarının sonucu olarak dışarıdaki her şeyi vur-yok et emri veriyor doğamız ne yazık ki&#8230;</p>
<p>Zihnimizde ve zerrelerimizde sadece yok etme güdüsünü taşımıyoruz şüphesiz. Çok derinlere yerleşmiş güçlü bir arzu var ki; o da örnek olacak kusursuz saflık ve iyilikte kuşaklar yetiştirmektir. Bunun yolu; kişisel gelişimlerle toplumsal gelişime ulaşmaktır. Arzuladığımız bu iyilik ve barış kuşağının şu an taşıdığı kalıplanmış ve belli özellikler taşıyan DNA dizilimi, geçmişten bugüne yaşadığı tüm sürecin üzerinde üstün bir hıza sahip ivme ile zıplayarak değişmek zorundadır ki; gerçek değişim yaşanabilsin. Hadi olumlu düşün, düşün ve yarat telkininden önce bu yaratmanın oluşma gerçekliği nereye kadar vardır ve bilimsel olabilirliliği nedir’e bakmak gerekli mutlaka.</p>
<p>Sözel ve bilgisel olarak kendimize ulaşmak, değişmek, gelişmek istemini belirtmek çok zor bir şey değil başlangıç olarak. Bu istemi dile getiren ve bu konuda bilgi transferine, danışmanlığa, yardıma başvurmaların sayısı ciddi olarak artış göstermekle birlikte bunu gerçekten başaracak adımları atmak öyle çok kolay bir edim değil pratikte. Hep söylemekten bıkmadığım, kendi kendime tekrarlayarak unutmamaya çalıştığım bir cümle var:</p>
<p><strong>Bilmek başka, bilgelik başka&#8230;</strong></p>
<p>Kişisel gelişimin her şeyde olduğu gibi aşamaları var.  Önce, kendinde yolunda gitmeyen bir şeyler ya da sorunlar olduğunu keşfediyorsun. Bu bir farkındalık aşaması diye tanımlanabilir.  Bu keşif, sorunun çeşitliliğine bağlı olarak farklı dozlarda sarsıntı yaratıp, tepetaklak ediyor bizdeki pek çok şeyi. Çünkü buzdağının altına ayna tutup su üstüne çıkarıyoruz. Hayatımızda geçmişten bize uzanan bağlar ve olaylara bağlı durumlardır bunlar genellikle. Kolay kabullenilemeyen bu tespitleri yapmak gerçek bir cesaret istiyor&#8230; Sonra eğer yapabiliyorsak oturup bu tespitleri kabulleniyorsun. Bu da çok önemli ve zor bir aşamadır ki, genellikle o bağlar ve olaylardan, hatalardan kopmamak için inkâr ya da kabul etmeme durumu yaşanabiliyor. Büyük bir çoğunluk, daha bu aşamada sorunu çözemeyeceğini düşündüğünden teslim olup bir değilleme-inkâr- ret seviyesinde tıkanıp kalabiliyor. Sonraki aşamaya <strong>yıkmak</strong> adını verebiliriz. Eğer gerekiyorsa tüm hayatımızı yıkmak zorunda kalabiliyoruz. Bir nevi ölüm gibidir bu yıkma eylemi ve tüm ölümler gibi acı verir. Aslında ölene değil de o ölüme tanık olanlara daha fazla acı veriyor sanırım. Ölümünü yaşayan birey; özgürleşiyor bu yıkma eylemleriyle. Ama bu ölümü izleyen insanların, bu kayıptan dolayı canları ciddi şekilde yanıyor ve tepkiler yağmaya başlıyor. Verilen kararlardan geri çekme çabaları, yalvarmalar hatta tehditler söz konusu olabiliyor bu dönemde. Bu aşamada gelişim yolunda olan kişi, merhamet dediğimiz iki tarafı da kesen kılıç gibi bir duygunun esaretinden kurtulamayabilir. Ötekileştirdiğimiz tüm her şeye ve öncelikle kendimize karşı acımasız olmak; klasik tanımına göre bir zulüm eylemi gibidir. Fakat bütünsel anlamda kontrolü ve dengesi sağlanmadığında iki tarafı da kesen kılıç; tam da tarifidir merhametin, çünkü ölçüsü kaçtığında bütün taraflara ayrı zararlar verir.</p>
<p>Yıkma eylemini gerçekleştirebilen ve özgürleşen birey yeni doğmuş olan kendi benliğine bir yol çizme aşmasına gelir. Bu aşamada bütün eski yüklerden bilinç ve benlik olarak kurtulmuş olmalı ki tertemiz bir yol üzerinde yürüyebilsin. Ancak bu yol, gerçek kendi yoludur bireyin. Yola başlarken bir yol olduğunu bilerek başlanır ama gerçek bilgelik ve gelişim, yoldan ayrı durarak yürümek değil, yolun kendisi olup akmaktır.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/58/affet_bilge_goz_derin_esaret_isik_yol_iyi_kotu_kisisel_gelisim_yol_8.jpg" alt="" width="472" height="354" /></p>
<p>Yol olup akmak, bireyi ulaşacağı potansiyel noktaya götürebilir ancak ve bu noktada mantığa tersmiş gibi gelen bir durum meydana gelir ki o da şudur:</p>
<p><strong>Yolun nereye varacağı belli değildir sen yolun kendisi olduğunda&#8230; Ve yollar aslında hiçbir yere çıkmaz.</strong></p>
<p>Bu bir paradoks cümle ve durum gibidir ama çok da nettir aslında. Her yol ancak ve ancak o yolu yürüyen, ya da o yol olan kişiye özel ve bilinmezdir. Yolun nereye çıkacağı başka bir kişi tarafından tariflenemez, sadece o yolda yürüyen tarafından deneyimlenir. İşte bilmek ile bilgelik arasındaki fark budur. Bilmek bilgiye sahip olmaktır, bilgelik o bilgi ile özdeş olup akmaktır, anda yaşamaktır.</p>
<p>Aşamaları kabaca tariflemeye çalıştığımız gelişim yolu, bu aşamalardan geçerken yıkılıp değişen her şeyin sonucunda;  zihnimizden, hücrelerimize ve hormonlarımızdan DNA’larımıza kadar geniş bir çerçevede değişimler yaratır, yaratmalıdır da.</p>
<p><strong><em>Öz bulunmadan töz olunmaz.</em></strong> (Bağımsızca kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan<strong>.) </strong>Aksi takdirde geliştim, değiştim zannıyla, bir kendini kandırma söz konusudur.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.indigodergisi.com/58/affet_bilge_goz_derin_esaret_isik_yol_iyi_kotu_kisisel_gelisim_yol_7.jpg" alt="" width="351" height="409" /></p>
<p>Kişisel gelişim; gerçekte bu kadar derin boyutlarda olmadığı zaman, kendini aynı fotoğrafla yeniden çerçevelemekten başka bir şey değildir. İçindeki fotoğrafın aynı olduğu farklı çerçeveler; dünyanın gerçek ihtiyacı değildir. Toplumsal gerçek gelişim için; dünyanın ortak algısının yeni stil bir makyaja değil, yeni ve saf bir yüze ihtiyacı vardır.</p>
<p>Bu derinliği yakalayıp, yeni yüzlerimizle yeni zamanın ruhunu oluşturmak ve yollarımızla buluşmak dileğiyle&#8230;</p>
<p>Samire Sehhar</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D978&amp;linkname=Ki%C5%9Fisel%20Geli%C5%9Fimin%20Derinli%C4%9Fi"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=978</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ma Ülkesinde</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=976</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=976#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 09:00:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=976</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.
Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.</p>
<p>Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak ve soy devam ettirmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetler Ma tarafından yapılmaktaydı o zamanlar. Yalnızca bazen biraz büyümüş Magidler analarına yardımcı olurlardı. Ne de olsa bir süre sonra onlar da MA olacaklar ve hayatın tümünü bir başlarına götüreceklerdi.</p>
<p>Büyümüş erkekler mi? Onların toplulukta isimleri bile yoktu denebilir. Fiziki yapıları daha iri ve güçlü olmalarına karşın gayet havai ve bilinçsiz bir hayat sürüyorlardı onlar. Akıllarına eseni yapıyorlar, dağ tepe gezip avlanıyor, oyunlar oynuyorlardı ve tabi MAların ışıltılı parlaklığı onları çağırdığında hemen koşarak geliyor ve tüm masumiyetleri ile sevgilerini sunuyorlardı.</p>
<p>O çağlarda isimsiz erişkin erkekler sınırsızca özgürdü. Tabi onlar bunun anlamını bizim şu anda ve bu yeryüzünde algıladığımız anlamda bilmekten çok uzaklardı. Yitirmediğiniz bi eşeğin kıymetini bilemezsiniz.</p>
<p>Zamanın önemi yok ama diyelim ki yüzbinlerce yıl üç aşağı beş yukarı böyle yaşayıp gittiler orada. Derken küçük küçük sızıldanmalar, mırıldanmalar başladı Ma’ların arasında. Bazen ağaç keserken ormanda, bazen bişeyler yıkarken nehirde, yan yana düşen Ma’lar, birbirlerinin kan ter içindeki bedenlerini, zora dayanmak için gerilmiş çenelerini ve güç kazanmak istercesine incelmiş dudaklarının arasından çıkan dillerini gördüler. Bir saniye boş durabilecek durumda değillerdi, ya uyuyor ya çalışıyor ya da doğuruyorlardı. Kendini bir diğerinde gördüğünde anladı Ma, anladı ki, o canını dişine takmış da yaşıyor!</p>
<p>İnsan bunu bi kere hissetti mi, geri dönüşsüz bir yola girer. Daha önce bilinçsizce zor yaşamı bu kez bilinçlice zor bir yaşama dönüşmüştür.</p>
<p>Artık kışlık yiyecekleri kuruturken veya yeni doğan bi bebeği emzirirken ya da rüzgardan uçan saz çatıyı yeniden bağlamaya uğraşırken gözü dalmaya başladı Ma’nın, kah enginlere doğru bakıyor, kah gürültüyle oynaşan Gid ve Giglere dalıyordu gözü. Bişey olmalıydı, ona yardımcı olabilecek bişey.</p>
<p>Gidler ve Gigler sözünden çıkmazlardı analarının ama yapabilecekleri şeyler çok sınırlıydı onların. Daha karınlarını doyurmaktan acizdiler, önce her şeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Başını sıkıntıyla sağa sola oynattı Ma, belki büyüdüklerinde, her şeyi öğrendiklerinde diye iç çekti.</p>
<p>Sonra bir gün, aslında bi çok şeyi öğrenmiş isimsiz Gigler geldi aklına durduk yerde! Avlanabiliyor, hayatta kalabiliyorlardı. Doğuramıyorlardı evet ama güçlüydüler!</p>
<p>Bunu daha önce nasıl fark etmediğine şaşıp kaldı Ma, hemen bir çağrı yolladı. Derisi parıldadı, gözeneklerinden keskin bir koku fışkırdı, rüzgarın önüne katılıp çevreye yayıldı. Çağrıyı duyan ilk isimsiz Gigler her ne yapıyorlarsa bırakıp koşarak Ma’ya ilk ulaşan olmaya çabaladılar.</p>
<p>“Selam sana mucize anamız Ma, beni mi çağırdın?”</p>
<p>“Evet evet, çağırdım. Sana bi şey soracağım”</p>
<p>“Her ne olursa”</p>
<p>“Beni seviyor musun?”</p>
<p>“Ona ne şüphe, seni sevmek yapabildiğim yegane şey Ma ana”</p>
<p>“O halde bunu ispat etmeni istesem senden?”</p>
<p>“Derhal mucize anamız. Her zaman yaptığımız gibi beni içine al, al ki beni dünyaya salarken boşalmış olan hazineni yeniden doldurayım. Tüm varlığım ömrüm boyunca sana armağandır.”</p>
<p>“Teşekkür ederim, ne kadar sevecen olduğunu biliyorum Gig. Dur biraz, aslında ben daha başka bir şey kastetmiştim. Yoruluyorum, her şeye yetişmek zor gelmeye başladı, hayat işlerinde yardıma ihtiyacım var. Özellikle Magid ve Magiglerin bakımı ve eğitimi çok ağır. Düşündüm de bu konuda sen bana yardım edebilirsin belki, ne dersin?”</p>
<p>“Nasıl?! Mucize anamız senin yanında benim yapabileceklerim o denli sınırlı ki, bilemiyorum. Ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Rüzgarla, toprakla, ateşle ve suyla konuşabilen sensin. Tohumu ve güneşi bilen sensin. Ben… Ben…”</p>
<p>“Biliyorum doğuramıyorsun oğlum ve fakat avlanabiliyorsun. Barınak yapmayı öğrendin.”</p>
<p>“Sayende mucize anamız.”</p>
<p>“O halde öğrendiklerini Magid ve magiglerle paylaşabilirsin. Avladıklarından onlara pay getir. Onlara hayatta kalabilmeyi öğret. Kendin için yapabildiklerini onlarla paylaş. Bu beni gerçekten çok sevindirir.”</p>
<p>“Madem arzun budur, elimden geleni yaparım mucize anamız. Şimdi sevgimi sunmama izin var mı?”</p>
<p>“E işte bu söylediklerimi yaptığında sevgini sunmuş olacaksın çünkü çok sevineceğim”</p>
<p>İsimsiz Gig, düşünceli şekilde uzaklaşır, ilk avladığı hayvanı Ma’ya sunmaya karar vermiştir, o da artık ne yaparsa yapsın Magid’e Magig’e mi verir, kendi mi yer, isterse çakallara versin diye düşünür. Yeter ki sonunda ona gerçekten sevgisini sunmasına izin versin. Çünkü sevgisi öyle taşkınmış ki kasıklarını alabildiğine zorlamaktaymış. Güneş tepeyi aşana kadar yürümüş, sonra ilerde çağlayanın altında neşeyle oynamakta olan iki isimsiz Gig görmüş. Kıyıda durup onların deve boğmaca oyunlarını seyretmiş, bir süre sonra, ne kadar zaman sonra bilinmez, yapmayı düşündüğü iş, av ve sevgi vermek aklından çıkıp gitmiş (çünkü o anda çağrıyı hissedemeyecek denli uzaktaymış ya da Ma, çağrı gönderemeyecek kadar meşgulmüş). O da neşeyle diğerlerine katılmış ve bir kez daha Ma ışıması çağırana kadar aklına gelmemiş. Ma çağrısı ise ona sadece sevgisini sunma fırsatı geldiğini hatırlatıyormuş o kadar.</p>
<p>Ma birkaç gün İsimsiz Gig’in bi avla dönmesini beklemiş ve olmadığını görünce yeniden derisini ışıldatmış, kokusunu püskürtüp çağrıda bulunmuş. En yakında olan Gig koşarak geldiğinde (tabi ki konudan habersiz bi başkasıymış o, aynısı bile olsa hatırlamazmış) ona aynı şeyleri baştan anlatmış. Gig benzer tepkilerle uzaklaştığında ve bu olay defalarca tekrar ettiğinde Ma, çok sık deri parlatmanın kendisini iyice yorduğuna ve yaptığı işlerin daha da zor geldiğine ve bu fikrin hiç de uygulanabilir olmadığına karar verir gibi olmuş.</p>
<p>O gece dolunay varmış ve Ma tüm yorgunluğuna rağmen uyumaya direnmiş. Kulübesinin önünde bağdaş kurmuş ayın parlak yüzeyini seyrederken aklına bir fikir gelmiş ve ilk kez rutin olmayan bir toplantı kurmaya karar vermiş. Rüzgarı, ateşi, toprağı, suyu ve ağacı yanına çağırmış.</p>
<p>Gelenler de şaşkınmış aslında, ay ışığının gündüz gibi aydınlattığı meydanda Ma’nın hüzünlü yüzüne bakakalmışlar.</p>
<p>Ma hiç vakit kaybetmeden sorununu anlatmış, bulduğu çareyi ve ama bunun hiç de iyi sonuç vermediğini söylemiş ve onlardan kendisine yardım etmelerini rica etmiş.</p>
<p>“Doğuramadığını bildiğin halde onların yaratmasını mı bekliyorsun yani?”diye sormuş rüzgar uğultulu bir sesle.</p>
<p>“Taklit edebilir ama” diye itiraz etmiş Ma</p>
<p>“Yaratmak çok zordur bilirsin, bu zahmete girebilmek için zevkini alabilmek gerekir. Dökme suyla değirmen dönmez” demiş fışlayarak Su.</p>
<p>“Doğalarında yok” diye iç çekmiş Ağaç</p>
<p>“Doğasına yerleştirilebilir, tohum denen bişey var” demiş tıkır tıkır bir sesleToprak.</p>
<p>Birden hepsi susmuş, çıt çıkmıyormuş.</p>
<p>“Ne dedin sen?” diye sormuş heyecanla Ateş</p>
<p>“Tohumlanabilir diyor” demiş Ma, her zamanki gibi yarı anlar yarı anlamaz durumda boş bakıyormuş yandaşlarına.</p>
<p>“Evet, doğru anladınız, doğasına ekilebilir ve fakat bu oldukça zahmetli bir uğraş gerektirir, söylemiş olayım” diye ilave etmiş Toprak</p>
<p>“Zaten zahmetteyim” diye mırıldanmış Ma “sonuç alacağımdan eminsen ben hazırım buna”</p>
<p>“Aaaaa… Ooooo… Hımmmm…” diye hayret nidaları olmuş meydanda.</p>
<p>“Olmaz bu iş, hayaldesiniz, tohumu ekmek için yer yok orada” diye fıkırdamış Su.</p>
<p>“Her şeyin çaresi bulunur yeter ki iste ve hayal et, bunu bizden iyi bilirsin sen. Tohumun ekileceği yapay bir rahim oluşturulabilir” diye gürlemiş rüzgar.</p>
<p>“Nasıl?” diye sormuş kısaca Ma</p>
<p>“İşin bu kısmını bize bırak. Yapay rahim… Hımmm biz buna yeni bi isim buluruz, onu hazırlamak bizden olsun ve fakat tohumlama, tohumu tutturma, geliştirip büyütme işi sana kalıyor. Üstelik bu sadece senin becereceğin bir iş değil tüm Ma’ların bu misyonu üstlenmesi ve sabırla yürütmesi gerekecek. Ne kadar sürecek bunu da kestiremem doğrusu.”</p>
<p>“Kaç güneş dönümü?”</p>
<p>“Ooo çok çok, binlerce dönüm gerekir sanırım.”</p>
<p>İşte o dolunayda böylesi görülüp duyulmamış bir konuşma olmuş. Ma tek başına karar verip yapabileceği bişey olmadığını anlayınca biraz ümitsizliğe kapılmışsa da denemek için bir süre istemiş yandaşlardan.</p>
<p>Bu öyle bir süreçmiş ki, diğer Ma’ları bulmak onlarla konuşup onay almak işlerinin üzerine devasa bi iş daha getirmiş fakat duyduğu heyecan bu yükü de omuzlamasına yetecek enerjiyi sağlıyormuş ona; çünkü yüreğin yolu güç getirirmiş her daim.</p>
<p>Sonunda ulaşabildiği tüm MA’ların desteğini alınca yandaşlarına kararını verdiğini ve süreci başlatmak istediğini iletmiş.</p>
<p>İlk etap hızlıca geçilmiş, yandaş beşli yapay rahimi oluşturup buna zihin ismini koymuşlar. Belki de zaten hep var olan bir organı aktive etmişler, her neyse Ma bundan habersizmiş.</p>
<p>Çocuklar doğunca Ma’lar magiglerle özel olarak ilgilenmeye başlamışlar ve onların zihnine hazırladıkları özel bileşimin tohumunu ekmişler. Bu özel bileşim çok teferruatlı olduğundan burada sadece en önemli bir iki bileşeninden bahsetmekle yetinebileceğim.<br />
Tohumun önde geleni bileşeni; sorumluluk, mülkiyet ve hak etme öğeleriymiş. Magiglere soyun devamının tek sorumlusu, en önemli, en güçlü varlık oldukları, diğer tüm yaratılmışın onların emrine verildiği fikirleri ekiliyor, titizlikle sulanıyor, bakılıyor ve baş vermesi için akla gelen her fedakarlık yapılıyormuş.</p>
<p>Ma’lar bu misyon üzerine öylesine derin çalışmışlar ki sonunda tohum yerini bulmuş, gelişip serpilmiş ve artık tahrip edilemez denli doğanın bir öğesi haline gelmiş.</p>
<p>Böylece ehlileştirilen isimsiz Gigler, artık isim almaya başlamış ve giderek özgürlüklerini kaybederek Ma’ların hayat ortağı haline gelmişler. Pek tabi zaman içinde bu özelliğin kötüye kullanıldığı (kölelik)durumlara da çokça rastlanmış. Böylece birkaçbin yıl sonra Ma’lar kendilerini bu misyona öyle kaptırmışlar ki, yeni nesil MAgidlere bunun bir plan dahilinde yürütüldüğünü aktarmayı bile unutmuşlar. Yeni nesil MA’lar analarının yalanını gerçek olarak benimsemiş, yandaş beşliyle ilişkilerini koparmış, öyle ki nerdeyse rüyalar dışında doğal olan hiç bir şey kalmamış.</p>
<p>Aslında bundan da kötüsü, yeni nesil Ma’lar kendi rahimlerinin kullanımından habersiz, Magigler için zamanında yapılan yapay rahimi kullanmaya başlamışlar! Ve fakat rahimleri kendilerinden habersiz iş görmeye devam ettiği için her şey arap saçına dönmüş! Her köşe başından yeni bir doğru çıkar olmuş.</p>
<p>Gerçek yaratım işini sürdürme aracı olan rahim, sahipsiz kalmış ve gelişi güzel iş görmeye başlamış, öyle ki bazıları bunu Tanrının Ma ülkesini terk etmiş olduğuna yorup “tanrı öldü” demişler.</p>
<p>Sahipsiz kalan rahimler, yapay rahmin direktifleri ile yaşamın büyük <strong>hayat-ölüm-hayat</strong> döngüsü arasında yalpalayarak, deyim yerindeyse sel sularında debelenmektelermiş.</p>
<p>Artık isimli Olan Giglere gelince, yaratma konusunda büyük beceri göstermişler, çok kısa zamanda gerek moral gerekse teknik alanlarda akıllara durgunluk veren buluşlar yaparak, hala Ma’lara sevgilerini göstermeye çabalıyorlarmış.</p>
<p>Gig’ler öylesine başarılı olmuşlar ki yarattıkları teknoloji sayesinde artık yaşamda kalmak için fizik kuvvet gerekliliği ortadan kalkmış. İşte bu aşamada Yeni nesil MA’ların bir kısmı zamanında verdikleri erki geri alma vaktinin geldiğine karar vermişler. Artık hayatta kalmak için yardıma gereksinimleri yokmuş ve Giglerin gereksizce kendini beğenerek, horozlar gibi ortada şişinerek dolaşmalarına içerler olmuşlar.</p>
<p>Ma’ların büyük bir kısmı da ana atalarının planları(kasıtlı yalan) içinde boğularak ikinci sınıf vatandaşlığı itirazsız kabul ediyorlarmış; çünkü bu kabul onlara yaşamı neredeyse bedavaya getirmekteymiş. Sürekli zayıflık ve güçsüzlüklerini dile getirerek daha fazla Gig desteği ediniyor, yattıkları yerde semirmeye ve yeni nesil magigleri de bu gerçeği desteklemek üzere yetiştirmeye devam ediyorlarmış. Gigler her gün biraz daha özgürlüklerini kaybediyor ve yeni nesil köleler olma yolunda hızla ilerliyorlarmış.</p>
<p>Ma’ların çok çok azı ise, olan bitenin farkındaymış, yapay bir rahimle dahi neler başarmış olduklarını gördükleri Gigler için içleri gurur ve onaylama hisleri ile dolu, sevecenlikle onları izlemekteymişler. Ancak, planın kötüye kullanımı ve dengenin Giglerin özgürlüğü aleyhine bozulmuş oluşu onları üzüntüye gark ediyormuş ve fakat bu tohum zamanında nasıl birlikte atıldıysa ancak birlikte söküleceğini bildiklerinden ellerinden pek de bişey gelmiyormuş.</p>
<p>Sibel Atasoy</p>
<p>22.08.10 – Beylerbeyi</p>
<p><a href="http://sibelatasoy.com/?p=3444">http://sibelatasoy.com/?p=3444</a></p>
<p><!-- AddThis Button BEGIN --><script type="text/javascript"></script></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D976&amp;linkname=Ma%20%C3%9Clkesinde"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=976</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendine yeterlilik</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=973</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=973#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 20:13:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=973</guid>
		<description><![CDATA[


Tarımda Kendi Kendine Yeterlilik Nasıl Kazanılır? 
Tarımda kendi kendine yeter olmak çok önemlidir ve gıda güvenliği, sürdürülebilirlik, üretici refahı gibi tarımla ilgili bir çok temel sorun ile çok yakın ilişki içerisindedir.
Tarım açısından kendi kendine yetebilirlik öncelikle bir kişinin; sonrasında bir ailenin, bir köyün, ilçenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın en azından temel besin maddeleri açısından kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table style="height: 57px;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="56%">
<tbody>
<tr>
<td width="92%" height="19"><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #ff0000; font-family: Arial;">Tarımda Kendi Kendine Yeterlilik Nasıl Kazanılır?</span></strong></span> </p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tarımda kendi kendine yeter olmak çok önemlidir ve gıda güvenliği, sürdürülebilirlik, üretici refahı gibi tarımla ilgili bir çok temel sorun ile çok yakın ilişki içerisindedir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tarım açısından kendi kendine yetebilirlik öncelikle bir kişinin; sonrasında bir ailenin, bir köyün, ilçenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın en azından temel besin maddeleri açısından kendi ihtiyacını karşılayabilmesini anlatır. Ve kendi kendine yetebilirlik öncelikle kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmesi ile kırılmaya başlar. Zincirin kırılan bu ilk halkasından sonra diğer halkalar da yavaş yavaş kırılır ve insanlar, fırınlar ve süpermarketler iki güncük kapansa aç kalacak duruma gelirler.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;">Peki bu süreç nasıl işler ve bu noktaya nasıl gelinir? </span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Geliniz bunu Anropolog Peter Just<sup>*</sup>‘ ın 1980′ lerin başında gözlemlediği Endonezya’ daki Dou Donggo halkından olan Doro Ntika köylüleri ile ilgili izlenimlerine bir göz atalım:</span></p>
<p><em><span style="font-family: Arial;">“<span style="font-size: x-small;">1980′ lere kadar köydeki herkes tarlalarını işlemekteydi. Her kadın becerikli bir dokumacıydı ve kendi ailesinin kumaşını dokuyordu. Her erkek, akrabalarının ve dostlarının yardımıyla, içinde yaşayacağı evi inşa eden usta bir dülger ve marangozdu. Ancak son yıllarda eğitim yaygınlaştıkça diğer türden olanaklar ortaya çıktı ve köyden bazı gençler öğretmen, polis memuru ya da hemşire oldu. Ebeveynler çocuklarının böyle olanakları değerlendirmeleri ve aynı zamanda bu türden meslekler yoluyla nakit gelire erişmeye istekliydi. Böylece yalnızca paranın satın alabileceği lüks mallara ve tüketici mallarına erişebileceklerdi. Ama bir çocuğu eğitmek de para gerektiriyordu. Bu ve benzeri nedenlerle bir Dou Donggo insanı emeklerinin büyük bölümünü çiftçilerin kendileri tarafından tüketilmeyen ama aşağılardaki pazarlarda nakit karşılığında satılabilen fıstık ve soya gibi ürünlerin yetiştirilmesine yönlendirdi. Erkekler, gitgide artan oranlarda, yağmur yağmayan mevsimlerde devletin inşa projelerinde inşaat işçisi olarak çalışmak üzere köyden ayrılmaktalar. Nakit ekonomisine geçiş tüketici mallarına ve ilaçlara erişim gibi büyük avantajlar sunsa bile, aynı zamanda insanları yeni risklere maruz bırakmakta: Eğer kaynaklarının gereğinden fazlasını nakit getiren ürünlere yatırırlarsa, ürünlerinin fiyatları küresel arz ve talep dalgalanmalarına göre belirlendiği için, kendilerini kendi denetimlerinin çok ötesindeki pazar güçlerinin insafına terk etmekteler. Ayrıca çok çeşitli geleneksel gıda ürünlerinin yerine tek ürün yetiştirme geldiği için de beslenme açısından sonları çok kötü olabilir. Bunun da ötesinde, uluslararası emek pazarına katılmak bazılarının evdeki yükünü arttırabilir. Zira tarlalarda kadınlar ve yaşlılar iş için göçen erkeklerin ve gençlerin yerini almakta ve bazıları çift mesai çalışmaya zorunlu kalmakta. Göç eden erkeğin hane halkının bazı üyeleri temel geçinme gereksinimlerinin sorumluluğunu üstlendiği için, göç eden kişinin ücreti de yapay olarak düşük tutulabilir. Zira bir aileyi geçindirmenin harcamalarını karşılamak zorunda kalmamaktalar.</span></span></em><sup><span style="font-family: Arial;"><em>“</em>1</span></sup></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu anlatılan size bir yerlerden tanıdık geldi mi?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ülkemizde ve tüm dünyada olduğu gibi insanlar çeşitli tüketim mallarına ulaşmak ve tanıdıkları arasında görece itibarlı ve rahat bir hayata kavuşmak için, kendi kendine yetebilirlik sağlayan <strong>yeteneklerinden vazgeçmek zorunda</strong> kalıyorlar. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Önce tüketmedikleri gıdalar üretiyor ve bunu satmaya çalışıyorlar. Sonra içinde oturmadıkları evler, giymedikleri giysiler üretiyorlar. Ve bir kuşak geçtiğinde insanlar “Nasıl kumaş dokunur?”, “Nasıl çeşitli gıdalar üretilen tarım yapılır?”, “Nasıl ev inşa edilir?” sorularının cevabını bilmedikleri için <strong>dış dünyaya tam bağımlı ve kendi kendine yetemez</strong> oluyorlar. (Bu kişi, aile ve köy özelinde anlatılmış örneğin aynısını bir ülke ve hatta tüm dünyaya uyarlamak fazlası ile mümkündür.)</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Özellikle kırsalda yaşayan insanlar öncelikle kendi ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacak halk bilgeliğini kaybederlerse tam bağımlık gerçekleşir ve dolayısı ile <strong>kendi kendine yeterlilik son bulur</strong>. Kültürler de bu yaşam pratiklerinin içerisinde yaşayıp çeşitlendiği için, kendi kendine yeterliliği kaybetmek aynı zamanda <strong>kültürel yıkıma yol açar</strong> ve insanlar sadece gelir ve özgürlüğünü değil, kültürünü de kaybetmeye başlar. Kırsalda gelirini, özgürlüğünü ve kültürünü kaybetmiş böyle bir insan ve ailenin ise köyde tutunması çok zordur. Bu aile kente göçecek ve oradaki global kültür ile beslenecek ve dolayısı ile <strong>modern hayatın tüm hastalıklarına </strong>yakalanacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Süreç bu şekilde devam ederse gelecek nasıl olacak dersiniz?</strong> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Az önce bizim 50 yıl kadar öncemizi 1980′ lerde yaşamaya başlayan bir halktan örnek vermiştik. Bir de bu süreçten güya “başarılı” şekilde geçmiş ve belki bizim 20 yıl ilerimizi yaşayan bir halkın durumuna bakalım mı? Michael Pollan, “Etobur-Otobur ikilemi” adlı kitabında<sup>2</sup> sürecin önemli bir kısmını üç buçuk sayfada anlatmış. Biz özetini yapalım:</span></p>
<p><em><strong><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">ABD Iowa’ daki Green kasabasında yoğun, tek tip, endüstriyel mısır üretimi sonucu nüfus azalmıştır. Yazarın görüştüğü Naylor adlı çiftçinin babası kasabaya ilk geldiğinde nüfus 16.467 kişiyken son nüfus sayımında bu sayı 10.336 olmuş.</span></strong></em></p>
<p><em><strong><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">Çiftçi Naylor’ un babasının zamanında söz konusu kasabadaki çiftliklerde çok çeşitli ürün yetiştirilirmiş. En önemlisi atlar, sonra sığırlar, tavuklar, mısır, domuz, elma, saman, yulaf, patates, kiraz. Bir çok Iowa çiftliğinde buğday, erik, üzüm, armut da yetiştirilirmiş. Bu farklılık sayesinde çiftlikler hem kendi besinlerini elde edebiliyor, hem de toprağı ve hayvanları besleyebiliyormuş. Bu ürünlerden herhangi birinin pazarının çökmesi üreticileri pek de etkilemiyormuş. Bu devirde her mevsim yeşillikler, çeşitli kokular, renkler ve sesler varmış kasabada.</span></strong></em></p>
<p><em><strong><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">Ellili-altmışlı yıllarda hayvanların gitmeye başlaması ile çayırlarda kavgasız gürültüsüz hayvan otlatmayı sağlayan çitler de kaldırılmış. Domuzlar günümüzde hayatlarını alüminyum barakalarda geçirmek zorunda kalmış. Şimdilerde Greene kasabasında Ekim’ den Mayıs ortasına kadar evlerin etrafı hariç tek yeşillik görünmüyormuş. Çit amaçlı dikilen ağaçların kalkması rüzgarı da şiddetlendirmiş. Traktör gelince atlar gitmiş. Atlar gidince yulaf tarlaları ve çayırların bir kısmına gerek kalmamış. Mısır devlet tarafından yoğun şekilde desteklenmeye başlayınca da üretici çeşitli ürünlerini bırakıp gitgide daha çok mısır üretmeye başlamış. Mısır o kadar çok üretilmeye başlanmış ki bu kadar çok mısırı ne yapacağını şaşıran hükümet onu sığır yemlerine katmaya başlamış. Böylece fabrika gibi tarlalardan gelen mısır ile hayvanlar, fabrika gibi işletmelerde beslenmeye başlamış. Bu yapıda ucuzca üretilen hayvanlarla baş edemeyen çiftçiler çiftliklerinde hayvan yetiştirmekten tamamen vazgeçmiş. Ve dolayısı ile çeşitli ürün de yetiştirmeye gerek kalmamış, tamamen mısır üretmeye başlamışlar. Eskiden toprağı besleyen hayvan gübresinden artık yoksun olmaları sorununu da hükümet, elinde 2. dünya savaşından kalan ve aslında patlayıcı bir madde olan amonyum nitratı gübre olarak kullandırarak çözmüş. Her yıl mısır ekmenin toprağı bozduğunu, hastalıkları arttırdığını gören çiftçiler aynı yerde soya fasulyesi de üreterek bir rotasyon başlatmışlar. Ancak zamanla 2 farklı ürünün daha çok işgücü, ekipman gerektirdiğini görüp yine tek ürüne dönmüşler. Ne de olsa artık her soruna çare olabilen kimyasallar varmış…</span></strong></em></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><em><strong><span style="font-size: x-small;">Naylor’ un dediğine göre artık mısır ekmek sadece traktör sürmek ve serpme yapmaktan ibaretmiş. İki bin dönümün traktörle sürülmesi ve tohum serpilmesi tahmini birkaç hafta sürmekte imiş. İnsanlar geri kalan zamanlarda hayvanlar da olmadığına göre başka yerlere gidiyormuş. Bugün (sanırım Greene Kasabasına bağlı) Churdan (köyü) bir hayalet şehir gibiymiş. Ana caddedeki dükkanların çoğunun kepenkleri inikmiş. Berber, market, sinema son yıllarda kapanmış. Bir kahvehane ve küçük bir bakkal açıkmış sadece ama insanlar alışverişlerini 20 km ilerideki marketlerden yapıyormuş. Ortaokulun bir beysbol takımı ve bandosu yokmuş ve çok az öğrencisi varmış. Dört okul bir araya gelerek bir okul takımı ya da bando oluşturabiliyorlarmış. Churdan’ ın tek derdi, şehrin çıkışına yakın bir yerde duran mısır ambarı imiş. Etrafta insan kalmasa bile bu ambarı doldurmak için her yıl daha fazla mısır ekilecek gibi görünüyormuş.</span></strong></em><sup>2</sup></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İşte bu da mevcut yapıyı sürdürürsek bazı yerlerde belki şimdiden olmuş; ulusal anlamda en çok 20 yıla kadar tarımımızın ve kasabalarımızın nasıl olacağını gösteren bir örnek olay. Eskiden yemyeşil, çeşitli, olaylı, neşeli olan kırsal yerleşimlerimiz yavaş yavaş hayalet şehirlere dönüşüp solacak…</span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="font-family: Arial;">Kredi Kartlarının Marifetleri</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir de Türkiye’ de son üç yıldır bankaların tarıma birdenbire ilgi duymaya başlaması ile şu anda neredeyse tüm tarımsal üreticilerde kredi kartı var. O sene gelirinin yeterli olup olmadığına aldırmayan üretici, hasat dönemi ödemeye olanak veren bu kredi kartları ile para elinde imiş gibi harcama yapıyor. Hasat döneminde yeterli parayı kazanamadığında ise bir tarlasını satmak zorunda kalabiliyor. Böyle böyle üreticiler topraksızlaşarak kente göçerken, köylerde büyük tek parça tarım arazileri üzerinde monokültür (tek tip) tarım yapan kişiler ve kurumlar artıyor.</span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="font-family: Arial;">Sonuç ve Öneriler</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Birçok uzman, üniversitede edindiğimiz bilgilerin masa üstünde artarda eklenmesi ve sadece sayıya dayalı mali gözlük ile bakarak ölçek ekonomisinin, büyük işletmelerin, monokültür (tek tip) bitkisel ve hayvansal üretimin tarımsal ve kırsal sorunların tek çözümü olduğunu söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Oysa yukarıda da örneklerle gösterdiğimiz gibi tarımda ölçek ekonomisi kurallarını uygulamak, tek tip üretim yaparak bunda uzmanlaşmak ve aile tipi işletmeden kurumsal tarım işletmelerine dönüşmek geri dönülmez kötü sonuçlara yol açar.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;">Ölçek ekonomisi kuralları ile tek tip üretim yapmanın sonuçları nelerdir?</span></strong></p>
<ol>
<li><span style="font-family: Arial;">Kişi, aile ve köyden başlayarak; ulusal ve global anlamda kendi kendine yetebilirlik mümkün olmaz.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">Açlık, yoksunluk ve yoksulluk artar.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">Göç zorunlu olur. Terk edilen yerlerde yüzyıllardır yaşamış kültürel zenginlik de erir ve günün birinde yok olur.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">İnsanlar eskisinden daha çok çalışıp üretmesine rağmen daha az gelire sahip olurlar (burada gelirden kasıt, ihtiyaç duyulan her nevi şeydir) Ayrıca işsizlik de sürekli artar.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">İnsanlar sürekli gelir kaygısı içinde olurlar.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">Tarımsal olarak üretilen ürünün pazarındaki olumsuz bir durum, üreticiler için büyük bir kabustur.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">Üretici tek ürünü olduğu için risk alamaz. Gerekenin 2 katı gübre, 3 katı tarım ilacı atar. Bu hem toprağın sürdürülebilirliğini bitirir, hem ürünü tüketenin ve üretenin sağlığını zedeler, hem de doğayı ciddi bir yıkıma uğratır.</span></li>
<li><span style="font-family: Arial;">Kırsal kesim doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda fakirleşir.</span></li>
</ol>
<p><span style="font-family: Arial;">Şu an mevcut düzende tüm dünyada bu sonuçlar ya başlangıç aşamasında, ya sonlarına gelmiş bir halde yaşanmaktadır. Fosil yakıtların gitgide tükenmekte olduğuna ve kimi zaman 1 kalori gıda üretmek için 10 kaloriden fazla fosil yakıt harcadığımıza bakarsak günümüzdeki ekonomik kriz, gelecekte bizleri bekleyen krizlere oranla çok zayıf bir esinti olarak hatırlanacaktır. Ayrıca etkileri günlük hayatta bile kendini göstermeye başlayan ekolojik kriz (küresel iklim değişimi), yakın gelecekte yaşayacaklarımıza nazaran yine hafif bir meltem ayarındadır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Boyutları şimdiden tahmin edilebilen bu dehşetli krizlere karşı bugünden hemen alınması gereken önlem; yerel üretim yerel tüketim mantığı çerçevesinde kişisel, ailesel, kırsal, kentsel, ulusal ve global ölçekte kendi kendine yeterlilik mekanizmalarını kurmak ve işletmektir.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;">Kendi kendine yetebilirliği sağlamanın yolları nelerdir?</span></strong></p>
<ol>
<li><span style="font-family: Arial;"><strong>Çeşitlilik artmalı:</strong> Tarımsal üretim olabildiğince çeşitli yapılmalıdır. Büyük parça tek tip ürün üretimi yerine ekonomik gibi görünmese de gerekiyorsa daha küçük alanlarda çeşitli ürünler yetiştirilmeli; kırsalda her aile, ihtiyaç duyduğu tüm temel gıda ürünlerini kendi üretebilmeli, ihtiyacından fazlasını satmalıdır.<br />
 </span></li>
<li><span style="font-family: Arial;"><strong>Etkin bilgiye sahip olunmalı:</strong> İnsanlar kendi gıdalarını üretecek, kumaşını dokuyacak, evini inşa edecek bilgiye sahip olmalı; unutulmuş pratikler araştırılarak gün yüzüne çıkarılıp herkese öğretilmelidir. Kırsaldaki insanlar bu bilgiyi doğrudan kullanmalı; şehirlerdeki insanlar ise en azından bu insanlar ile ilişkide olup tarımsal üretimden sağlanabilecek ihtiyaçlarını doğrudan iletişim ile karşılamalıdır. Bu bağlamda eğitimde, Köy Enstitüleri benzeri yapılanmalara gidilmeli; köy ve kentlerdeki ilçeler-mahalleler birbirlerini kardeş mahalle ilan etmeli; insanlar köylerden gıdalarını temin edebilecekleri kardeş aileler seçmelidir.<br />
 </span></li>
<li><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="font-family: Arial;">Hatalı tespitlerden vazgeçilmeli</span></strong></span><span style="font-family: Arial;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>:</strong></span> Ekonomistler ve tarım uzmanları, ölçek ekonomisi ve tek tip (monokültür) üretimi önermekten vazgeçmelidir. Bu öneri, fosil yakıtların sonsuz, küresel iklim değişiminin yalan olduğu tezi üzerine kurulmuştur ve önerilen yapının ekolojik ve ekonomik krizlere dayanabilmesi mümkün değildir. Yine bu öneri, tarımsal üretim ile iç içe geçmiş, yerel üretim ile doğrudan bağlantılı kültürel mirası ve yazısız tarihi yok ederek kültürel yozlaşmayı getirmekte; dolayısı ile insanlığın ve dünyanın sonunu hazırlamaktadır.<br />
 </span></li>
<li><span style="text-decoration: underline;"><strong>En sürdürülebilir</strong></span><span style="font-family: Arial;"><span style="text-decoration: underline;"><strong> üretim sistemleri yaygınlaşmalı:</strong></span> Tarımsal üretimi mevcut bilimsel gelişmeler ışığında en sürdürülebilir ve verimli halde yapabilmek; kırsal kesimi doğal, sosyal, kültürel, ekonomik anlamda en iyi duruma getirebilmek için kalıcı kültür uygulamaları (permakültür) tüm tarımsal üretim sistemlerinin temel direği olmalıdır.<br />
 </span></li>
<li><span style="font-family: Arial;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Geleneksel yardımlaşma ve iletişim kültürü geliştirilmeli:</strong></span> Kırsal yerleşimlerde yaşanabilirliği arttırmak ve kentten köye göçü teşvik etmek için kırsal gelişim faaliyetleri olarak köy meclisi, ihtiyar heyeti, gençler meclisi, kadınlar meclisi, çocuklar meclisi, köy tiyatrosu, köy derneği, köy enstitüsü, imece**, salma*** gibi uygulamalar teşvik edilmelidir. (“Kalkınma” terimi para kazanıp zenginleşmeyi çağrıştırdığı ve aslında kalkınma gerçekleşse bile birilerini çökertme pahasına gerçekleştiği için bu faaliyetlerin tümüne “kırsal gelişim” demeyi tercih ediyorum.)<br />
 </span></li>
<li><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Kredi (kartı) alım ve kullanım süreçleri değişmeli:</span> </strong>Özellikle kırsalda kredi ve kredi kartı kullanımı yerine salma*** benzeri sistemler güçlendirilmeli ve paradan para kazanan kurumlara bağımlı hayali para dönüşümlerinden vazgeçilmelidir. Bu düzen sağlanana kadar kişiler, kredi kullanımı konusunda eğitim almalı ve temel seviyede ekonomi, muhasebe bilgisini ispatlamadan ve hatta bazı psikolojik testleri geçmeden bireysel olarak kredi alamamalı ve/veya kredi kartı kullanamamalıdır.</span></li>
</ol>
<p><span style="font-family: Arial;">Yukarıda örneklerini okuduğunuz gibi farklı zaman dilimlerinde gelişim evreleri geçiriyor olsa da sorunlar Endonezya’ nın bir dağ köyünde de, Türkiye’ deki küçük bir mezrada da, ABD’ nin Green kasabasında da aynıdır. Yani bir önceki makalemde belirttiğim gibi yerel gibi görünen sorunlar aslında  global sorunlardır ve yerel politikalarla çözmeye çalışmak kısır bir çabadır. Bahsettiğimiz çözüm önerileri derhal, uluslararası işbirlikleri ile dünya çapında uygulamaya konulmak zorundadır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kısacası kendi kendine yetebilen; ay sonunu-hasat gününü korkular içinde beklemeyen; yerinden yurdundan kopmak; ölümüne çalışmak zorunda kalmayan; işsizlik sorunu ve korkusundan uzak; gelir kaygısı yaşamayan; üretilen ürünlerle ilgili pazardaki gelişmelerden çok etkilenmeyen; güvenli gıdayı sürdürülebilir ve doğa dostu şekilde üreten; doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda her geçen gün zenginleşen bir toplumda yaşayan ve bu yapısı ile kentleri de her açıdan olumlu etkileyen kırsal kesim insanları, aileleri, köyleri için “alın verin, ekonomiye can verin” yerine “<strong>öğren, üret; kendi kendine yet</strong>” demek ve ekonomik ve ekolojik krizin acı sonuçları tüm dünyayı kavurmadan önce acil önlemleri derhal uygulamaya geçirmek zorundayız.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Saygı ve sevgilerimle<br />
Hakan Ozan Erzincanlı</span></p>
<p><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">* Peter Just: Endonezya’ da krallık, toplumsal örgütlenme ve dinsel ritüellerle ilgili birçok araştırma yürütmüştür. Williams College’ de antropoloji profesörüdür.</span></p>
<p><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">** İmece, bir köy ya da köy topluluğu içinde işlerin gönüllü ya da zorunlu olarak ve elbirliği içinde yapılması. Köyün herhangi bir sorununun giderilmesi karar verilmişse, köydeki her ev iş gücü açığını karşılamak zorundadır.</span></p>
<p>*** Eğer imecede para da toplanacaksa buna salma denir. Bir konu için para toplanması karar alınışsa, her ev ölçüsü oranında maddi katkı yapmak zorundadır. İmece köylerde yazılı olmayan hukuka dayalı, herkes tarafından kabul gören bir dayanışma örgütüdür. Bir belediyenin yapması gereken pek çok iş, köylerde belediye olmadığı için bu usulle yapılır.</p>
<p><strong><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">Kaynaklar:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;"><sup>1</sup><em> Monaghan, J. ve Just, P. (2007) Sosyal ve Kültürel Antropoloji (Sayfa 157-158). Ankara: Dost</em></span></p>
<p><em><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;"><sup>2 </sup>Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus</span></em></td>
</tr>
<tr>
<td width="92%" height="19" align="justify"><span style="font-size: x-small; font-family: Arial;">Bu makalenin orijinali <a href="http://www.tarimsal.com/" target="_blank"><span style="color: #0000ff;">www.tarimsal.com</span></a> adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><!-- AddThis Button BEGIN --><script type="text/javascript"></script></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D973&amp;linkname=Kendine%20yeterlilik"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=973</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnanna ve Ereşkigal</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=968</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=968#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Aug 2010 15:24:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[dumuzi]]></category>
		<category><![CDATA[ereşkigal]]></category>
		<category><![CDATA[inanna]]></category>
		<category><![CDATA[iştar]]></category>
		<category><![CDATA[sümer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=968</guid>
		<description><![CDATA[AŞK TANRIÇASI İNANNA VE KUTSAL EVLENME ÖYKÜSÜNÜN ÖZETİ
Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer&#8217;in neşesidir. Ay Tanrısı Nanna&#8217;nın kızıdır. Akad&#8217;larda İştar, Musevilerde Astarte, Yunanda Afrodit, Roma&#8217;da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplumların efsanelerinde yaşamıştır. Venüs yıldızını temsil etmektedir. İnanna&#8217;yı Sümerliler yarattı. Kadınlarda izledikleri, görmek istedikleri bütün nitelikleri, onun şahsında toplamışlar, onu yüceltmiş, ona [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AŞK TANRIÇASI İNANNA VE KUTSAL EVLENME ÖYKÜSÜNÜN ÖZETİ<br />
Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer&#8217;in neşesidir. Ay Tanrısı Nanna&#8217;nın kızıdır. Akad&#8217;larda<strong> İştar</strong>, Musevilerde Astarte, Yunanda Afrodit, Roma&#8217;da <strong>Venüs</strong> adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplumların efsanelerinde yaşamıştır. Venüs yıldızını temsil etmektedir. İnanna&#8217;yı Sümerliler yarattı. Kadınlarda izledikleri, görmek istedikleri bütün nitelikleri, onun şahsında toplamışlar, onu yüceltmiş, ona tapmış ve hakkında yığınlarla şiir, hikâye yazarak ölümsüzleştirmişlerdir. O, güzelliğin, şuhluğun, çekiciliğin, şefkatin, hırsın, kavganın, önderliğin, kurnazlığın ve en önemlisi bereketin ve çoğalmanın sembolü olmuştur. Öykülerinde Kabil ile Kain&#8217;in tartışmasını, Leyla ile<br />
Mecnun&#8217;un sevişmesini, çobanların erişilmesi güç aşklarını, kadının fettanlığını, insafsızlığını, erkeğin hayranlığını, umursamazlığını, kardeş sevgisinin en yücesini görüyoruz. İnanna göğe, yere egemendi. Tanrıların en üstünü <strong>Enlil&#8217;e istediğini yaptırmayı, en akıllısı Enki&#8217;yi aldatmayı başarmıştır.</strong> Aşkı ve seksiyle, insanlara, doğaya yenilenme, çoğalma gücü vermiş, adına yapılan tapınaklarda, onun yerine seks görevi yapmak için Sümer&#8217;in en saygın kadınları yarışmışlardı. Sümer şairlerine, ozanlarına bitmez, tükenmez bir ilham kaynağı olmuş, onun için yazılan öyküler, çiviyazısıyla ölmez kilden tabletler üzerine yazılarak zamanımıza kadar ulaşmıştır.</p>
<p> Bu hikâyelerden en önemlisi ve yaygın olanı, İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi&#8217;nin, ülkeye bereket sağlayan evlenmesidir. Sümer&#8217;de bereket kültü nasıl ve niçin doğmuştu?<br />
Sümer ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştu. Ürünler ne kadar bol olursa halkın zenginliği ve rahatı o kadar çok olacaktı. Ürünlerin bolluğu toprağın ve dölyatağının verimli olmasına bağlıydı. Bu da cinsel istek ve güç ile olabilecekti. Sümerliler cinsel güce &#8220;kalbin suyu&#8221; demişlerdi. MÖ 3000 yıllarında, Sümer düşünür ve din bilimcileri, Sümer&#8217;in önde gelen şehirlerinden Uruk&#8217;un baştanrıçası olarak kabul ettikleri sevgi kaynağı, çekici ve fettan İnanna&#8217;yı kralları ile evlendirirlerse, onların verimlilik gücünün ülkelerine bolluk ve bereket getireceğini düşünmüşlerdir. Bunun için Sümer kral listesine göre, Uruk&#8217;un dördüncü kralı Dumuzi&#8217;yi Çoban Tanrısı yaparak Tanrıça İnana ile evlenmek üzere seçmişlerdir. Bundan sonra Sümer&#8217;in şair ve ozanları bu konuyu, bazıları açık saçık olan yüzlerce satırlık şiirlerle anlatarak, çalgılar eşliğinde söyleterek dinlerinin önemli bir töresi haline getirmişlerdir. Kutsal evlenme öyküsü aşağıdaki bölümlerden oluşuyor:<br />
1) Tanrıça&#8217;nın Dumuzi&#8217;yi koca olarak seçmesi.<br />
2) Evlenmeleri.<br />
3) Tanrıça&#8217;nın yeraltına gitmesi.<br />
4) Tanrıça&#8217;nın yeraltından kurtulup yerine kocası Dumuzi&#8217;yi göndermesi.<br />
5) Kocasını baştan çıkaran kızın öldürülmesi.<br />
6) Dumuzi&#8217;nin yeraltından kaçması.<br />
7) Dumuzi&#8217;nin rüyası.<br />
 <img src='http://www.kirkyama.org/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Dumuzi&#8217;nin tekrar yeraltına götürülmesi.<br />
9) Dumuzi&#8217;nin kız kardeşi Tanrıça Geştinanna&#8217;nın, kardeşi yerine yarım yıl yeraltında kalmayı kabul ederek, Dumuzi&#8217;yi yarım yıl için kurtarması.<br />
10) Her ilkbaharda yeraltından çıkan Dumuzi ile İnanna&#8217;nın birleşmesi.</p>
<p>11) Bu birleşmenin, ülkenin kralı ile yüksek düzeyde bir rahibenin evlenmesiyle sembolize edilmesi ve bununla başlayan yeni yıl için kutlama şenlikleri. Bu evlenmeye ait birbirinden değişik şiirler var. Bunlar ya çeşitli ozanlar tarafından ya da çeşitli çağlarda yaratılan şiirler. Bunlardan birine göre, İnanna ile çiftçi, çoban, balıkçı ve kuş avcısı evlenmek istiyor. İnanna, evlenmeye hazır olunca onları çağırıyor. Çiftçi gelirken henüz biçilmiş arpa, çoban taze süt ve kaymak, avcı çeşitli kuşlar, balıkçı da sazan balığı getiriyor. Tanrıça, bunların içinden Çoban Tanrısı Dumuzi&#8217;yi seçiyor. Başka bir şiire göre,<strong> İnanna&#8217;nın kardeşi Güneş Tanrısı Utu</strong>, kardeşine Dumuzi&#8217;yle evlenmesini öneriyor. Tanrıça, önce çiftçi Enkimdu ile evlenmek istiyor, sonradan Dumuzi&#8217;yi seçiyor. Dumuzi sevgilisinin kapısında kapının açılmasını beklerken, İnanna, annesi Tanrıça Ningal&#8217;e ne yapması gerektiğini soruyor. O da kızma, bu adamın iyi bir koca olabileceğini, giyinip süslenip kapıyı açmasını söylüyor. Tanrıça söyleneni yapıp kapıyı açıyor. Dumuzi kapıda onu ay gibi parlak görünce sarılıp öpüyor ve övgü dolu sözler söylüyor. Tanrıça da kadınlık organını gök teknesine, yeni doğan aya, sürülmemiş tarlaya benetiyor ve sürülmemiş bu tarlayı kimin süreceğini soruyor. Dumuzi kendisinin süreceğini söylüyor. Bundan sonra düğün hazırlıkları başlıyor. Bir şiire göre Tanrıça için taze hurma toplanıyor. İnanna, kraliçelik hazinesine sokuluyor. Kendisine yaraşacak çeşitli mücevherler seçiyor. Giyinip süsleniyor. Her tarafına güzel kokular sürüyor. Gözlerini kömürle boyuyor. Diğer taraftan lacivert taşlarla süslü, beyaz çarşaflı bir yatak hazırlanıyor. Yatağın etrafına sedir kokuları serpiliyor. İnanna kraliçelik yatağına davet ediliyor. O yatağı açıyor ve sevgilisini, &#8220;yatak hazır, yatak seni bekliyor&#8221; diyerek yatağa çağırıyor. Dumuzi, bir elini İnanna&#8217;nın kalbine koyarak &#8220;El ele uyumak tatlıdır, kalp kalbe uyumak daha tatlıdır&#8221; diyor. </p>
<p> Büyük bir aşk ve zevkle başlayan bu evlilik ne yazık ki, İnanna&#8217;nın yeraltı dünyasına gitmesi ile acı bir duruma dönüşüyor. Şiir tarzında yazılmış bu uzun öyküde, İnanna, Yeraltı Tanrıçası olan kız kardeşi Ereşkigal&#8217;i görmeye gider.<strong> Ereşkigal</strong>, İnanna&#8217;nın yeraltı dünyasına sahip olmak istediğini düşünerek yeraltı kuralına göre onu bir cesede dönüştürür. Diğer taraftan kardeşinin kocası Dumuzi&#8217;yi baştan çıkarsın diye, yeryüzüne bir kız gönderir. Tanrıça, veziri Ninşubur&#8217;un yalvarmasıyla Bilgelik Tanrısı Enki tarafından kurtarılırsa da, <strong>yerine birini bırakması gerekmektedir</strong>. İnanna, yanında cinlerle, yerine birini bulmak üzere şehir şehir dolaşmaya başlar. Gittikleri yerlerdeki Tanrılar, İnanna&#8217;nın yeraltında kalmasının üzüntüsüyle çuval elbiseler giymiş, tozlar içine bulanmışlardır. Tanrıça kıyamaz hiçbirini vermeye. Nihayet Uruk şehrine geldiklerinde, kocasını en iyi giysiler içinde, başında tacı ve kucağında bir kızla tahtında kurulmuş olarak gören Tanrıça, birdenbire çok kızarak &#8220;Alın götürün bunu!&#8221; der. Cinler, Dumuzi&#8217;yi yakalar; döverek, hırpalayarak, sürükleyerek yeraltına götürürler. Kızı da Tanrıça öldürtür. Dumuzi, orada Güneş Tanrısı Utu&#8217;ya kendisini kurtarması için yakarır. O da Dumuzi&#8217;nin elini ayağını yılana çevirerek kaçmasını sağlar. Fakat, cinler arkasını bırakmazlar. Kardeşinin evine saklanır, orada tanı yakalanacağı zaman kırlara kaçar. Kardeşine onun yerini söylemesi için işkence yaparlarsa da, söylemez. Dumuzi, kırda uyurken bir rüya görür. Rüyasını, rüya yorumlayıcısı olan kardeşi Tanrıça Geştinanna&#8217;ya anlatır. O da büyük bir üzüntüyle onun yine yakalanacağını söyler. Gerçekten de yakalanıp yeraltına götürülür. Yaptığına çok pişman olan, fakat kocasının cezasız kalmasını istemeyen İnanna&#8217;nın yardımıyla Geştinanna, Tanrılar meclisinden kardeşi yerine yarım yıl yeraltında kalmayı isteyerek, yarım yıl kardeşinin yeryüzüne çıkmasını sağlar. Dumuzi, yeryüzüne bahar zamanı çıkarak karısıyla birleşir. İşte bu birleşme sunucu yeryüzünde bütün bitkiler yerden fışkıracak, hayvanlar yavrulayarak, yumurtlayarak çoğalacak, her tarafa bereket gelecek diye düşünmüş Sümer dincileri ve o günü yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul etmişler. Bu birleşmeyi, ülkenin kralıyla yüksek düzeydeki bir rahibeyi her yeni yılda büyük şenliklerle evlendirerek sembolize etmişlerdir. Törenlerde Tanrıça yerine geçen rahibe, Tanrı yerine geçen kralın birbirlerine söyleyecekleri sevgi, aşk, tutku dolu şiirler yazılmış, bunlar çeşitli çalgılar eşliğinde çalınmış, söylenmiştir. Bu şiirler, Tevrat üzerinde çalışan bilginleri yüzyıllar boyu büyük bir meraka düşüren bir konunun aydınlığa çıkmasını sağlamıştır. Tevrat&#8217;ta &#8220;Süleyman&#8217;ın Şarkılar Şarkısı&#8221; bölümünde çok sayıda açık saçık aşk şiiri vardır. &#8220;Bunlar tarih değil, dinle de ilgili görülmüyor, neden bu din kitabında bulunuyor?&#8221; sorusu araştırmacıları devamlı düşündürmüştür. Kilise papazları İsa&#8217;yı seven, kiliseyi sevilen, İbraniler ise Yahve&#8217;yi seven, İsrail&#8217;i sevilen olarak yorumlamışlardır. 19. yüzyılda ise, bunun, Filistin düğünlerinde yapılan törenlerle ilgili olduğu söylenmiştir. Kutsal evlenme şiirleri, özellikle bu yüzyılın ikinci yarısından sonra okunup çözüldükçe, bunların &#8220;Süleyman&#8217;ın Şarkılar Şarkısı&#8221; bölümündeki şiirlere çok benzediği görülmüştür. Bu bölümün Tevrat&#8217;ın en son elden geçişinde bile çıkarılmaması, İsrail&#8217;de bereket kültü etkisinin henüz tamamıyla silinmediğini gösteriyor. Öykünün izleri Ugarit, Finike, Kenan ve Yunan efsanelerinde de bulunmaktadır. İsrail&#8217;e Mezopotamya&#8217;dan doğrudan doğruya ve Suriye yoluyla geçmiştir bu kült. Kutsal evlenme törenleri İslam dünyasında da iz bırakmıştır. Hıristiyanlar arasında İsa&#8217;nın yeryüzüne çıkması, bereket getirmesi inancına dayanan ve yumurtalarla kutlanan, Almanya&#8217;da Ostern, İngiltere&#8217;de Easter yortusuyla, halkımız arasında Hızır ile İlyas Peygamber&#8217;in birleştiği düşünülen hıdrellez şenlikleri bu kutsal evlenme töreninin bir uzantısı sayılabilir. Takvimimizde yer alan Temmuz ayının adı da Dumuzi&#8217;den gelmektedir.</p>
<p><a href="http://mezopotamya.tripod.com/inannanin_aski.html">http://mezopotamya.tripod.com/inannanin_aski.html</a></p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D968&amp;linkname=%C4%B0nanna%20ve%20Ere%C5%9Fkigal"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=968</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tanrıcılık oynamayı seviyor insan :)</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=965</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=965#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2010 09:52:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[avida]]></category>
		<category><![CDATA[Avidian]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=965</guid>
		<description><![CDATA[“Avida” isimli bir sanal dünyada yaşayan bu organizmalara “Avidianlar” adı verildi. DNA kodları yerine bilgisayar kodlarıyla üreyen Avidianlar, üreme sırasında meydana gelen rastlantısal değişiklikler sayesinde farklı “bireyler” haline geliyor. Evrim sürecinde 100 nesil sonra Avidianlardan birinde meydana gelen bir mutasyon, bu “bireyin” hareket ederek daha fazla sanal yiyeceğin olduğu bir bölgeye gitmesini sağladı. Burada daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Avida” isimli bir sanal dünyada yaşayan bu organizmalara “Avidianlar” adı verildi. DNA kodları yerine bilgisayar kodlarıyla üreyen Avidianlar, üreme sırasında meydana gelen rastlantısal değişiklikler sayesinde farklı “bireyler” haline geliyor. Evrim sürecinde 100 nesil sonra Avidianlardan birinde meydana gelen bir mutasyon, bu “bireyin” hareket ederek daha fazla sanal yiyeceğin olduğu bir bölgeye gitmesini sağladı. Burada daha fazla beslenen Avidian, daha hızlı çoğaldı.  Böylece evrimsel açıdan rakiplerinin önüne geçmiş oldu. Binlerce nesil sonra ise Avidianlar ilkel bir hafıza geliştirdi. Yiyecek arayan organizmalar, yanlış yöne gittiklerinde yön değiştirerek ilerledi. Bu da kısa süreli hafızaları olduğunu gösterdi.</p>
<p>Milliyet&#8217;ten alıntı-</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D965&amp;linkname=Tanr%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1k%20oynamay%C4%B1%20seviyor%20insan%20%3A%29"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=965</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadınlar tinle bağlantısını yitirdi mi?</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=962</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=962#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Aug 2010 08:13:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[castaneda]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=962</guid>
		<description><![CDATA[Kadınlar bağlarını kaybetmediler, kadınların tinle hala doğrudan doğruya bağlantıları var. Sadece bunun nasıl kullanılacağını unuttular, ya da daha doğrusu, erkeklerin bu bağlantıya hiç sahip olamama durumunu taklit ettiler. Binlerce yıl erkekler kadınların bu bağlantıyı unutmalarını sağlamak için çabaladılar. Mesela, kutsal enginizasyonu ele alın. Kadınların bu dolaysız bağlantıya sahip oldukları inancını kökünden sökmek için yapılan sistematik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kadınlar bağlarını kaybetmediler, kadınların tinle hala doğrudan doğruya bağlantıları var. Sadece bunun nasıl kullanılacağını unuttular, ya da daha doğrusu, erkeklerin bu bağlantıya hiç sahip olamama durumunu taklit ettiler. Binlerce yıl erkekler kadınların bu bağlantıyı unutmalarını sağlamak için çabaladılar. Mesela, kutsal enginizasyonu ele alın. Kadınların bu dolaysız bağlantıya sahip oldukları inancını kökünden sökmek için yapılan sistematik bir tasfiye idi bu. Bütün organize dinler, kadınları daha aşağı bir yere koymak için yapılan çok başarılı bir manevradan başka bir şey değildir. Dinler kadınların daha aşağı olduklarını söyleyen tanrısal bir kanunu delil gösterirler.</p>
<p>Erkeklerin başkalarına hükmetme ihtiyacı ve kadınlarında neleri bildikleri, ve bunu nasıl bildiklerini ifade ya da formüle etmedeki ilgisizlikleri son kerte alçakça bir ittifak oldu. Bu da kadınların, doğdukları andan itibaren, tatminkarlığın ev kadını olmakta, aşkta, evlilikte, çocuk sahibi olmakta ve kendinden feragat etmekte yattığını kabul etmeye mecbur omalarını olası kıldı. Kadınlar hakim soyut düşünce biçimlerinin dışında tutuldular; bağımlı olacak şekilde eğitildiler. Öylesine bütünüyle erkeklerin onlar için düşünmesi gerektiğine inancına göre yetiştirildiler ki sonunda düşünmeyi bıraktılar.</p>
<p>CC</p>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D962&amp;linkname=Kad%C4%B1nlar%20tinle%20ba%C4%9Flant%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1%20yitirdi%20mi%3F"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=962</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mavi Tüy &#8211; Richard Bach</title>
		<link>http://www.kirkyama.org/?p=958</link>
		<comments>http://www.kirkyama.org/?p=958#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 07:11:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DeSibel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap ve Film]]></category>
		<category><![CDATA[Mavi tüy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kirkyama.org/?p=958</guid>
		<description><![CDATA[ 
Mavi Tüy &#8211; Richard Bach
Kategori: Kitap Özetleri

“Bir zamanlar billur gibi bir irmagin dibinde bir koy dolusu yaratik yasardi.. Irmagin akintisi hepsinin uzerinden sessizce gecerdi; gencinin, yaslisinin, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kotusunun uzerinden kendi yoluna giderdi, yalnizca kendi billur safligini bilirdi.
Her yaratik kendisine gore bir yontemle irmak dibindeki dallara ve kayalara sikica tutunmustu; cunku yasama bicimleriydi tutunmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span> </span></p>
<h1>Mavi Tüy &#8211; Richard Bach</h1>
<p>Kategori: <a title="View all posts in Kitap Özetleri" rel="category tag" href="http://www.ayi.org/category/kitap-ozetleri/">Kitap Özetleri</a></p>
<div>
<p>“Bir zamanlar billur gibi bir irmagin dibinde bir koy dolusu yaratik yasardi.. Irmagin akintisi hepsinin uzerinden sessizce gecerdi; gencinin, yaslisinin, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kotusunun uzerinden kendi yoluna giderdi, yalnizca kendi billur safligini bilirdi.<br />
Her yaratik kendisine gore bir yontemle irmak dibindeki dallara ve kayalara sikica tutunmustu; cunku yasama bicimleriydi tutunmak ve dogduklarindan beri bildikleri tek sey akintiya karsi durmakti…”<br />
 <br />
Yeryuzu’nun uzerine, Indiana’nin kutsal topraklarinda dogup, Fort Wayne’in dogusundaki gizemli tepelerde yetismis bir Usta gelmisti.<br />
Usta bu dunyayi, Indiana’nin devle okullarinda ve buyudukten sonra meslek edindigi otomobil tamirciliginde ogrendi.<br />
Ancak Usta, diger yasadiklarindan, diger yerlerin diger okullarindan da bir seyler ogrenmisti. O bunlari animsadi ve animsadigi icin de bilge ve guclu oldu.<br />
Usta, kendisine ve tum insanliga yardim edecek guce sahip olduguna inaniyordu ve boyle inandigi icin de onun icin oyleydi. Onun bu gucunu goren digerleri, dertlerinden ve bir cok hastaliklarindan kurtulmak icin ona geldiler.<br />
Usta, her insanin kendini Tanri’nin cocugu gibi gormeye hakki olduguna inaniyordu; inandigi icin de oyleydi. Calistigi dukkan ve tamirhaneler onun ogrettiklerini ve dokunusunu arayanlarla dolup tasti; disarida sokakta kalanlar da, gecerken golgesi uzerlerine dusup yasamlarini degistirir umuduyla bekliyorlardi.<br />
Kalabalik nedeniyle bazi ustabaslari ve dukkan sahipleri karara vardilar ve Usta’ya aletlerini biraktirip yol verdiler; cunku o denli kalabalik olmustu ki, ne kendisi, ne de diger tamirciler ve otomobiller icin yer kalmamisti.<br />
Boylece kirlara cikti ve kendisini izleyenler ona Mesih, “mucizeler yaratan”, demeye basladilar ve oyle inandiklari icin de oyleydi.<br />
O konusurken bir firtina ciktiginda dinleyenlerin basina tek bir yagmur damlasi dusmezdi; kalabaligin en sonuncu kisisi de, ilki kadar rahat isitirdi sozlerini, ister simsek caksin tepelerinde, ister yildirim dussun. Her zaman mesellerle konusurdu onlara.<br />
Ve onlara soyle dedi, “Her birimizin icinde bizi hem sagliga hem hastaliga, hem zenginlige hem yoksulluga, hem ozgurluge hem kolelige yoneltecek guc esit olarak vardir. Bunlari denetleyen biziz, baska hicbir sey degil.”<br />
Bir degirmenci soyle konustu: “Boyle soylemek senin icin kolay Usta, seni yonlendirenler var, bizi ise yok ve senin bizim kadar zahmet cekmen gerekmiyor. Bir adam bu dunyada yasamak icin calismak zorunda.”<br />
Usta soyle yanitladi: “Bir zamanlar billur gibi bir irmagin dibinde bir koy dolusu yaratik yasardi.”<br />
“Irmagin akintisi hepsinin uzerinden sessizce gecerdi; gencinin, yaslisinin, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kotusunun uzerinden kendi yoluna giderdi, yalnizca kendi billur safligini bilirdi.”<br />
“Her yaratik kendisine gore bir yontemle irmak dibindeki dallara ve kayalara sikica tutunmustu; cunku yasama bicimleriydi tutunmak ve dogduklarindan beri bildikleri tek sey akintiya karsi durmakti.”<br />
Fakat bir yaratik sonunda soyle dedi: “Tutunmaktan yoruldum. Gozlerimle goremememe ragmen, akintiya guveniyorum, bence o nereye gittiginin farkinda. Simdi kendimi birakacagim ve beni gittigi yere goturmesine izin verecegim. Tutunmaya devam edersem, sikintidan olecegim.”<br />
Diger yaratiklar gulerek soyle dediler: “Ahmak! Kendini biraktigin anda, o taptigin akinti seni kayalara vurup parcalar. Boylece sikintidan daha cabuk olursun!”<br />
Ama o digerlerini dinlemedi ve derin bir soluk alarak kendini birakti. Aninda akinti onu surukleyip kayalara firlatti.<br />
Ancak yaratik yeniden tutunmayi reddedince, zaman icinde akinti onu dipten havalandirdi, bu kez yara bere almamisti.<br />
Irmagin daha asagilarinda yasayan yabanci yaratiklar bagristilar: “Mucizeye bakin! Bu yaratik bize benzemesine ragmen ucuyor! Bizi kurtarmaya gelen Mesih‘e bakin!”<br />
Akintiyla suruklenen yaratik soyle dedi: “Ben sizden daha fazla Mesih degilim. Irmak bizi ozgurce havalandirmaya dunden razi, yeter ki biz bunu goze alalim. Gercek gorevimiz bu yolculuk, bu seruven.”<br />
Ama onlar kayalara sikica tutunmaya devam ederek daha da guclu bir sesle ‘Kurtarici!’ diye bagirmayi surdurduler. Sonra bir baktilar, ‘tutunmayan varlik‘ akip gitmis! Bu sefer de bu Kurtarici uzerine efsaneler kurgulayarak, kendi baslarina kaldilar.<br />
Usta kalabaligin kendisini gun be gun daha cok bogdugunu, oncesinden daha cok sikistirdigini, ezdigini ve vahsilestigini gordugunde, kendilerini hic ara vermeden iyilestirmesini, surekli mucizeleriyle kendilerini beslemesini, onlar icin yeni seyler ogrenmesini ve onlarin yasamlarini yasamasini istediklerini anlayinca, bir gun tek basina bir tepenin ustune cikip dua etti.<br />
Ve yureginde soyle seslendi: “Sonsuz Kapsayici Olan, eger bu senin isteginse, cek bu kadehi onumden ve birak da bu imkansiz gorevi bir kenara iteyim. Bir ruhun yasamini daha yasayamam, halihazirda on bini bana yasam icin haykirirken… Butun bunlarin meydana gelmesine izin verdigim icin ozur dilerim. Eger bu senin isteginse, birak beni motorlarima, aletlerime doneyim ve izin ver, diger insanlar gibi yasayayim.”<br />
Ve bir ses yanit verdi ona tepenin ustunde, bir ses ki, ne erkek ne disi, ne sert ne yumusak -sonsuz sefkatli bir ses. Ve ses ona soyle dedi: “Benim istegim degil, senin istegin olmali. Senin istegin, benim senin icin istedigimdir. Kendi yoluna git, diger insanlar gibi ve mutlu ol yeryuzunde.”<br />
Usta bunlari duyduguna cok memnun olmustu. Tesekkur edip, basit bir tamirci sarkisi mirildanarak tepeden asagi indi. Kalabalik dertleriyle uzerine yuklenip, kendilerini iyilestirmesini, kendileri icin ogrenmesini, bilgeligiyle hic durmadan kendilerini beslemesini ve yaptigi harikalarla kendilerini eglendirmesini talep ettiginde, topluluga gulumsedi ve tatli bir ifadeyle soyle dedi: “Istifa ediyorum.”<br />
Kalabalik bir an icin saskinliktan donakaldi.<br />
Onlara soyle dedi: “Eger bir adam Tanri’ya en cok, aci ceken dunyaya yardim etmek istedigini ve bunun kendisine neye mal olacagina hic aldirmadigini soylerse ve Tanri da ona yanit verip ne yapmasi gerektigini soylerse, adam kendisine soyleneni yapmali midir?”<br />
“Tabii, ey Ustamiz!” diye bagirdi cogu. “Eger Tanri istemisse, cehennemin tum iskenceleriyle karsi karsiya kalmak bile onun icin bir zevk olmalidir!”<br />
“O iskenceler ne olsa da, gorev ne kadar guc olsa da mi?<br />
“Tanri’nin istegi buysa, asilmak onur, bir agaca civilenip yakilmak da zaferdir!” dediler.<br />
“Pekala siz olsaydiniz ne yapardiniz?” diye sordu Usta kalabaliga, “eger Tanri dogrudan yuzunuze konusup, ‘YASADIGINIZ SURECE BU DUNYADA MUTLU OLMANIZI BUYURUYORUM’ deseydi, o zaman ne yapardiniz?”<br />
Kalabalik susmustu. Durduklari tepelerin, vadilerin hicbir kose bucaginda tek bir ses, tek bir cit duyulmuyordu.<br />
Ve Usta sessizlige soyle seslendi: “Mutluluk yolumuzda, bu yasam surecinde sectigimiz seyleri ogreniriz. Bugun ben de yeni bir sey ogrendim ve sizi kendi yolunuzda istediginiz gibi yurumeniz icin yalniz birakmayi seciyorum.”<br />
Ve Usta kalabaligin arasindan gecip gitti ve onlari kendi baslarina birakti. Insanlarin ve makinelerin gundelik yasantisina geri dondu.<br />
 <br />
(Mavi Tuy &#8211; Richard Bach)</p>
<p><a href="http://www.ayi.org/2007/11/28/mavi-tuy-richard-bach/">http://www.ayi.org/2007/11/28/mavi-tuy-richard-bach/</a></div>
<a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkurl=http%3A%2F%2Fwww.kirkyama.org%2F%3Fp%3D958&amp;linkname=Mavi%20T%C3%BCy%20%26%238211%3B%20Richard%20Bach"><img src="http://www.kirkyama.org/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Bookmark"/></a>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kirkyama.org/?feed=rss2&amp;p=958</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
